3. Sessiz Sinema Günleri’nden Geriye Kalanlar
Barış Saydam - Yorum 21 Aralık 2016

Sessiz sinema ilk günlerinden beri rengi ve müziği kullanarak bir anlamda hem renkli hem de sesli olabilmeyi başarmıştı. Sessiz Sinema Günleri’nin en önemli işlevlerinden biri de, bizlere geçmişteki filmleri hatırlattığı kadar geçmişteki seyircilerin seyir eylemini ve o günkü şartları da oluşturması…

Kino İstanbul organizatörlüğünde bu yıl üçüncü kez düzenlenen İstanbul Sessiz Sinema Günleri, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da sessiz sinemanın klasiklerinden avangard örneklere, belge filmlerinden renklilere kadar pek çok özel yapımı seyircilerle buluşturdu. Bunun yanı sıra yurt dışındaki önemli Sinematek’lerin ve kurumların küratörleri, sessiz sinema alanında dünyaca tanınan müzisyenlerin katılımıyla film gösterimleri daha da keyifli geçti. Sessiz Sinema Günleri’ni diğer festivallerden farkı aslında biraz da burada: Film gösterimleriyle paralel olarak, filmler ve dönemler hakkında alanında uzman kişilerden bilgi almak, bu sayede sinema kültürünü geliştirmek de mümkün.

 

Bu yılın ana teması Yol ve Yolculuk olduğu için festival programındaki filmlerin de odağı yolculuk ve hareket üzerineydi. Hareket, sinemanın doğuşuyla birlikte üzerinde en çok durulan, sinemayı diğer sanat dallarından ayıracağı düşünülen temel enstrümanlardan biri olması dolayısıyla da işin teorik boyutu açısından öneme sahip. Lumiere Kardeşler’in halka açık ilk film gösteriminden Trenin Gara Girişi’nden itibaren sinema hareketi, yolu, yolculuk etmeyi, yolda olma halini, başka insanları ve mekânları keşfetme hissini seyircilere verir. Sınırsız bir özgürlük alanıdır. Kısa sürede keşfetmenin, keşfi paylaşmanın ve farklı yerlere ulaşmanın aracı haline dönüşür.

 

Sinemanın ilk yıllarında hareketin gücünü keşfetmenin getirdiği sınırsızlığı programda gösterilen erken tarihli filmlerde de görmek mümkündü. Hollanda’daki Eye Film’de bulunan Desmet Koleksiyonu içerisinde gösterilen Araba ve Yol Filmleri Seçkisi, bu açıdan hareketin, yolculuk etmenin ve gelişen yeni teknolojilere alışmanın da ipuçlarını sunuyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde araba üreticilerinin seri imalata geçmesi ve fiyatların da göreceli olarak düşmesiyle birlikte artan araba kullanımının hem insanoğlunun macera ve keşif ruhuna kattıkları hem de araba üzerinden sosyal statülerin değişmesi, sınıf farklılıklarının daha görünür kılınması gibi unsurlar filmlerin arka plânına da yansıyordu. Bir diğer ilginç nokta ise Avrupa’daki sınırlar, ülkeler arası geçişler, ülkelerin belirli stereotipik özelliklerle kodlanması ve o dönemde yolculuk etmenin nasıl bir anlam içerdiğine dair filmlerin bir bakış açısı sunmasıydı. Yol teması kapsamında İtalya’nın yüzyıl önceki halini beyazperdeye aktaran Büyük İtalya Turu gibi daha nostaljik filmlerle de örtüşen tema, değişen dünyayı tarihsel, antropolojik, toplumsal ve ekonomik göstergelerle birlikte değerlendirme ve kıyaslama imkânı yaratması anlamında zihin açıcıydı.

Kalabaka ve Osmanlı’dan Görüntüler Seçkisi

Alman Fred Von Bohlen-Hegewald’ın Saraybosna’dan başlayıp Yunanistan’ın Kalabaka kentinde son bulan şehirlerarası yol hikâyesi olan Kalabaka isimli çalışma, pek çok açıdan dikkate değerdi. Tipik bir Avrupalı bakışıyla Balkanların toplumsal, kültürel, ekonomik dönüşümü ve insanların gündelik hayattaki yaşantıları belgesel bir filmin konusu olmuşçasına doğrudan aktarılıyor gibi gözükse de, kısa süre sonra filmin yapımcısı ve yönetmeni de olaya dâhil oluyor ve izlediğimiz görüntülerin mizansen olarak yaratıldığını, gündelik hayatın mizansenlerde tekrar edildiğini ve kopyalandığını görüyoruz. Hegewald yolculuğu sırasında Beyaz Avrupalının keşif ve fetih ülküsünü, üstten bakışını, oryantalist öğelere olan tutkusunu ve farklı kültürlerle karşılaşma alanlarını da açığa çıkarıyordu. Diğer yandan kameramanlıkla anlatıcılığı ortak paydada birleştiriyor; kendi filme aldığı görüntülerin içerisine katılarak olaylara müdahil oluyor ve filmi katılımcı belgesele dönüştürüyordu. Saraybosna, Mostar, Üsküp, Selanik ve Kalabaka gibi yerlerden geçerken Hegewald, yeni teknoloji ürünü arabası ve teknik donanımıyla “eski dünyayı” fethedercesine büyük bir iştahla dolaşıyor, belgesel ve kurmacanın sınırlarını muzip bir şekilde ihlal ederek sınır tanımaz bir üslupla ilginç bir yapıma imza atıyordu.

 

Sessiz Sinema Günleri’nin başından beri en ilginç bölümlerden biri de kuşkusuz Osmanlı’dan Görüntüler seçkisi. Bu yılki programda İstanbul, İzmir, Adana, Efes ve Osmanlı’nın Cezayir’de 1837’de kaybettiği Konstantin şehrinin 1913’te çekilmiş görüntülerine yer verildi. Bu görüntüler arasında Fransız Hıristiyan misyonerler Mulsant ve Chevalier’nin Osmanlı idaresi altında çektikleri filmler ise programın sürprizlerindendi. 2007 yılında Amsterdam’da bir antikacıda bulunduktan sonra Paris’teki Lobster Films tarafından restore edilen ve Adana bölgesini konu alan kısa filmlerde, Türk askerlerinin geçişinden çocukların şeker kamışıyla oyunlarına, rahibelerin gündelik yaşantılarından eğitimlere ve yemeklere kadar pek çok detaya rastlamak mümkündü. Filmlerin içerisinde evlerin yıkımı ile ilgili bölüm ise, 1909’da Adana’da yaşananlara tanıklık ediyordu. İncil filmleri çekmekle uğraşan ve misyonerlik faaliyetlerinde bulunan ikilinin kamerasına takılan görüntüler, bu açıdan çarpıcıydı. Sadece nostaljik değere sahip olmakla kalmıyor, tarihi bir vesika olarak da hafızalarda yer ediyordu. Eye Film’den gelen Efes görüntüleri ise bu alanın hâlâ pek çok keşfe imkân tanıdığını açığa çıkarması açısından ilginç bir örnekti. Fransız Fası’nda bir grup turist ismiyle kataloglanan görüntülerin İzmir’den Selçuk’a giden bir grup insana ait olması şaşırtıcıydı. Eye Film’de çalışan Elif Röngen Kaynakçı’nın bu alandaki verimli çalışmaları ilerleyen zamanlarda Osmanlı coğrafyasından henüz ulaşılmamış yeni görüntüler de ortaya çıkarabilir. Osmanlı’dan Görüntüler seçkisi ilerleyen yıllarda da yeni keşiflere ve sürprizlere ev sahipliği yapacak gibi gözüküyor.

 

Renkli Sessizler

Sessiz sinema ilk günlerinden beri rengi ve müziği kullanarak bir anlamda hem renkli hem de sesli olabilmeyi başarmıştı. Sessiz Sinema Günleri’nin en önemli işlevlerinden biri de, bizlere geçmişteki filmleri hatırlattığı kadar geçmişteki seyircilerin seyir eylemini ve o günkü şartları da oluşturması… Cineteca di Bologna’nın restorasyonuyla İstanbul’da görme fırsatı elde ettiğimiz renkli sessizler arasında San Marco Çan Kulesi merasimi, süvarilerin yüzmesi ve nehirden geçmesi gibi kısa belge filmleri vardı. Bu gösterimlerde renk kadar canlı müziğin de seyir keyfini arttırdığını söyleyebiliriz. Sessiz sinemada rengi ve armoniyi yeniden hatırlamak adına önemli bir gösterimdi.

Chaplin Filmleri

Programın vazgeçilmezlerinden Charles Chaplin, bu sene de üç filmiyle seyircilerle buluştu. Programdaki One A.M., The Pawnshop ve The Immigrant filmleri Chaplin’in 1916’da Mutual Film Corporation şirketiyle bir komedi serisi için anlaştıktan sonra çektiği yapımlar arasındadır. Bu dönemde çekilen filmlerden One A.M., sarhoş bir adamın eve dönüş serüvenini anlatan bir güldürüyken; The Pawnshop sıradan bir rehinci dükkânında geçen sıradan bir gün içinde olan komiklikleri ekrana taşır. Chaplin filmografisinin en iyileri içerisinde yer alan The Immigrant ise, Şarlo karakterinin göçmenlerle birlikte bir yolcu gemisindeki yolculuğu ile başlar. Sonrasındaysa yolculuk sırasında tanıştığı bir kadınla Amerika’daki aşk hikâyesine uzanır. Bu üç filmde de, Chaplin’in kendi hayat hikâyesinden öğeleri bulmak mümkündür. Komedi unsurları ironiyle birleşerek yeni dünyaya karşı temkinli bir yaklaşım, 20. yüzyılın başında büyüyen kentlerle birlikte yaşanan dönüşüm ve sınıfsal eşitsizlik filmlerin arka plânında kendisini hissettiren başlıca temalardır. Chaplin daha sonra Mutual Film’le birlikte çektiği komedi filmlerini içeren dönemi, kariyerinin en huzurlu ve mutluluk verici yılları olarak tanımlar.

 

Pandora’nın Kutusu

George Wilhelm Pabst’ın sessiz sinemanın son zamanlarına denk düşen kült filmi Pandora’nın Kutusu, Frank Wedekind’in iki eserinden serbest bir uyarlama olarak beyazperdeye taşınır. Filmde, Lulu’nun trajik hayat hikâyesinin etrafında yaşananları izleriz. Güzel, masum ve etrafına mutluluk saçan Lulu, çevresindeki herkesi kendisine âşık eder. Anlatının merkezinde Lulu’nun cazibesi ve çevresine saçtığı mutluluk vardır; ancak filmin derdi tam da yaratılan bu “tozpembe” tablonun arkasına ulaşmaktır. Lulu, filmde pandoranın kutusunun açılmasını ve kötülüğün sürekli artarak yeryüzünü etkisi altına almasını simgeler. Görünürdeki aydınlığın arkasında kalan karanlık, Weimer Cumhuriyeti’nin çöküşüyle, Ekspresyonist sinemanın örneklerini sunduğu düşmüş, yozlaşmış, delirme noktasına gelen karamsar insan tasvirini hatırlatır. Pandora’nın Kutusu tarih olarak Ekspresyonizmin sonlarına rastlasa da, bakış açısı ve biçimsel tercihleriyle Ekspresyonist sinemayla iletişim halindedir. Lulu, filmde toplumsal çözülüşün bir tetikleyicisi gibidir. Onun hikâyesiyle paralel biçimde Weimer’ın da çöküşüne tanıklık ederiz. Zamanının derinlemesine bir tahlili olan, kurgusu ve oyunculuklarıyla dikkat çeken yapım; bu özelliklerinin yanı sıra Godard’ın Hayatını Yaşamak (Vivre Sa Vie, 1962) filmine verdiği ilhamla da sinema tarihindeki yerini alır. Louis Brooks’un canlandırdığı Lulu, aradan geçen yıllar içerisinde Paris’i ve Fransız toplumunun tahlili için Godard’ın Anna Karina’sı ile birlikte Nana ismini alacak ve sinema tarihinin bir başka klasiğine ilham verecektir.

 

 

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.