Sinema da Kente Dâhil
Ayşe Adlı - İnceleme 22 Haziran 2016

Modern ve geleneksel mekân kurguları, insanlara toplumsal ve kültürel ortam açısından iki ayrı zemin sunuyor. Modern bir şehirde yaşamayı seçmek, bambaşka bir hayata talip olmayı zorunlu kılıyor. Kentte Sinema, Sinemada Kent, bu ilişkiyi sinema sektörü üzerinden değerlendiriyor.

Modern şehir, yaklaşık 150 senelik geçmişe sahip bir kavram. Bir şehrin modern olarak tanımlanabilmesi için taşıması gereken şartlar var elbette. Hayatın o yeni şartlara göre yeniden organize edilmesi ve ortaya çıkan ‘yeni ihtiyaçlara’ cevap verecek kurumlara sahip olması bekleniyor modern şehirden. Geleneksel yapısından sıyrılan şehirle aynı tarihlerde hayata dâhil olan sinema da bu yeni tasarımda yer alması gereken kurumlardan. Tarihi süreçlerine bakıldığında iki müessesenin gelişiminde paralellik gözlenmesi, bunun doğal bir iç içe geçiş olduğunu düşündürüyor insana.

 

Nurçay Türkoğlu, Mehmet Öztürk ve Gökhan Aymaz’ın birlikte hazırladığı Kentte Sinema, Sinemada Kent kitabı, bu ilişkiyi başlangıcından itibaren takip etmek niyetiyle hazırlanmış. 20 araştırmacının makalelerine yer verilen kitap aracılığıyla Avrupa başkentlerinde ortaya çıkıp hızla yayılan sinemanın zamanla kasabalara kadar sirayet edişini izlemek mümkün.

 

İlk örnekleri Paris, Berlin, Viyana gibi ‘modernliğin başkentleri’nde görülen sinemanın etkisi de bu şehirlerle sınırlı kalmıyor. Sinema zamanla Bombay, İskenderiye, Kahire, İstanbul gibi dünyanın çeperlerinde sayılabilecek şehirlerin yeni hayat tasarımına da yön veriyor.

 

Jean – Pierre Jeancolas, sinema salonunun doğuşu ve gelişimini ele aldığı makalesinde, gösteri olarak sinemanın keşfi ile ilk sinema salonunun açılması arasında on yıllık bir fark bulunduğuna işaret ediyor. Fransa’da sinema, Lumiére Kardeşler’in 1895 yılı sonlarında filmlerini para ödemiş bir kitleye ilk defa sunulmasıyla başlatılır. Jeancolas, bu gösterimin, Capucines Bulvarı’nda bulunan bir kahvenin bodrumundaki salonda yapıldığını belirtiyor. “Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Grands Boulvards, Paris’teki yüksek sosyete yaşamının merkeziydi. Bu ‘salon indien’, aile kutlamaları ya da herhangi bir kullanım için kiralanabilmesi amacıyla özel olarak dekore edilmiş bir yerdi. Baba Lumiére burayı kiralamıştı. Yaldızlı 33 ahşap koltuğu ve o dönemde pek görülmeyen bir düzeni vardı. Dikdörtgen salonun kısa kenarlarının bir tarafına bir operatörün elle çevirdiği bir projektör, diğer tarafına bir perde yerleştirilmişti. Bu düzen dekora ve konfora getirilmiş bütün çeşitlemelere karşın her zaman sinema salonlarının tipik modeli olmuştur.”

 

İlk film gösterimin 1 franklık tarifeyle 33 izleyici önünde 28 Aralık 1895’te yapıldığını öğreniyoruz aynı makaleden. Gösterimin aylarca tekrarlanması üzerine tarife birkaç ay sonra 50 santime düşürülüyor fakat bunun ortalama şehirli için hala yüksek bir rakam olduğunu belirtmeliyiz. Sinemanın demokratikleşmesi için aradan yıllar geçmesini beklemek gerekiyor.

 

Beyaz perdede sessiz film izlemek, şehirli insanlar için önemli bir eğlence unsuru. Pierre Sorlin’in araştırmasından bunun daha yüzyılın başlarından itibaren böyle olduğunu öğreniyoruz. 1913’de 500 bin nüfuslu Cleveland’da haftada 800 bin yer satıldığını kaydediyor Sorlin. Sinemayı eski eğlencelerden ayıran tek gösterge izleyici sayısı da değil üstelik. Zengin Amerikalıların davranışları üzerine yapılan bir incelemede 20’inci asrın ilk on yılında bu insanların halkın içine karışmamak için prestijli yerlerde düzenlenen bilim ya da coğrafya belgesellerine epeyce para ödediklerini ortaya koyuyor.

Ticari alışveriş bir kenara bırakıldığında sinema ve şehrin asıl iletişim alanıyla baş başa kalıyoruz; kültürel alışveriş… Bu karşılıklı ilişkide mekân, filme görüntü çeşitliliği ve içerik zenginliği katarken sinema şehri kültürel açıdan dönüştürüyor. İki Dünya Savaşı arası döneme kadar şehir yalnızca fon olarak çıkıyor karşımıza. 1920’lerden itibaren filmler; edebiyat, resim, tiyatro gibi diğer alanlarda var olan şehre yönelik entelektüel düşmanlığı yansıtmaya başlıyor John R. Gold ve Stephen V. Ward’a göre: “Kentler artık tipik olarak kapalı, aşırı kalabalık, gürültülü ve gergindi. Gerektiğinde kentin bunaltıcı havası, taşra kasabalarının düşsel görüntülerinin de eklenmesiyle güçlendiriliyordu. Küçük bir azınlıktaki film yapımcısı kentin estetik ve kültürel erdemlerini övse de çoğunluk yüzeye çıkmaya hazır kötü bir yeraltı yaşamıyla tanımlanan ve hayat şartlarındaki devasa zıtlıklarla kutuplaşmış kentlerde yaşanan suç, ihtiras ve entrikaları anlatmaya koyuldu.”

 

Dünya sinemasının yaşadığı tüm bu evrelerden doğal olarak Türk sineması da etkileniyor. Göksel Aymaz, şehrin sıradan bireyin hayatına etkilerini Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmi üzerinden ele alıyor. Balzac’ın, “Bu Paris yaşantısı, sürekli bir savaş” yakınmasından yola çıkıyor Aymaz. Aynı şehir tasarımı 1844 yılında Londra’da yaşayan Engels’e şu satırları yazdırıyor: “Ancak başkentin sokaklarında bir iki gün dolaştıktan, sonsuz araç sıraları ve insan gürültüsü arasında zorlukla yol açtıktan, teneke mahallelerini gezdikten sonra insan, kentlerine doluşmuş olan uygarlığın bütün bu harikaları yaratabilmek için bu Londralıların insanlıklarının en iyi yönlerinden fedakârlık etmeye zorlandıklarını, içlerinde uyuklayan bin bir gücün atıl kaldığını anlıyor.”

 

Daha o yıllarda insanların modern şehirde ‘sanki hiçbir ortak noktaları, birbirleriyle hiçbir ilgileri yokmuşçasına birbirlerinin üstüne yığıldıklarının’ teşhis edildiği ortaya çıkıyor. “Hiç kimsenin aklına bir bakışla bile diğerini şereflendirmek gelmiyor.” diyor Engels.

 

Aymaz’a göre, insanların kent denen insanlık harikasını yaratmak için insanlıklarının hangi yönlerinden ‘fedakârlık etmeye zorlandıklarını’ ve bunun ne boyutlarda yaşandığını bugün onların birbiriyle olan ilişkilerine bakarak daha iyi anlayabilecek durumdayız.

 

Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filminin iki ana karakteri; Mahmut ve Yusuf’un birbirlerine duydukları bütün ihtiyaca rağmen aralarında kapanmayan mesafeyi, kentin insanın mahkûm ettiği uzaklık ve yalnızlık cezasıyla açıklıyor Aymaz. Şehir tarafından aşağılanan Mahmut, evinde misafir ettiği kasabalı Yusuf’u aşağılayarak alıyor intikamını. “Mahmut, Yusuf’la küçük çarpışmalara, kendisini tutup bir kenara özensizce iten hayata ‘omuz atamadığı’ için girişir.”

 

Mahmut, kendi toplumsal varlığı ve içinde bulunduğu şartlar sebebiyle misafirine sevgisiz ve bencil davranmak zorundadır. Aynı şekilde ve aynı sebeplerden ötürü Yusuf’un kaderine de rahatsızlık vermek, rahatsız edici olmak düşmüştür.

 

“Mahmut” der Aymaz, “hayatı ve idealleri karşısında yenik düşmüştü. Fakat kasabalıya sevgisizlik göstermek onunla didişmekle, yenik düşmesine karşılık avunabileceği bir şeyden de kendini mahrum ediyordu.” Aynı şeyin bizi de tehdit ettiğini inkâr edebilir miyiz?

 

Kentte Sinema, Sinemada Kent

Hazırlayanlar: N. Türkoğlu, M. Öztürk, G. Aymaz

Pales Yayınları

292 sayfa

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.