Eşref Kolçak: Kopyacılıktır Bu!
Zafer Sülek - Söyleşi 07 Ocak 2017

İnşaallah cihan savaşı olmaz. Çünkü her yıl insanlar bu endişe içinde geceleri korkulu harp rüyaları görerek yaşar. Kaldı ki, 1961 dehşetengiz silâhların inkişaf yılıdır. Ve aynı zamanda 1961’de harp tehlikeleri daha da artmıştır.

Artist, 2 Ocak 1962

Genç adam, elleri pantolonunun ceplerinde, salonun ortasında dolaşmağa başladı. Kaşlarını çatmış, düşünüyordu. Düşüncelerinin yüzünün hatlarına türlü şekil ve biçim verdiği bir ifade, bir kararıyor, sonra birden aydınlanıveriyordu. Dudakları arasındaki sigaradan yükselen ve başının üstünde küçük küçük bulutçuklar meydana getiren mavili grili dumanlar çerçevesindeki kafası, briyantinli saçları, avizeden süzülen ışık altında zaman zaman da gölgeleşiyordu.

Genç adamın kendisine sorduğum sual şuydu:

-1962 yılından neler bekliyor ve ümit ediyorsunuz? Ona ait tasavvurlarınız nedir?

 

Bir yıl ne çabuk geçmişti? Bir sual ilkin aklına bu ikinci suali getirmişti? Evet, bir yıl sessiz sedasız ve habersiz ne çabuk geçmişti. İnsanlar, geçen bu yılın telâşını son, Aralık ayında gösteriyordu. O zamana kadar hayatın akışına lâkayit, kaygusuz ve tasasız, sadece yaşamak hırsı içinde kendilerini olayların ve günlerin seyrine bırakıp gitmişlerdi. Aralık ayı gelince de içlerinde pek enderi, başları avuçları içinde düşünerek, bir yılın muhasebesini yapıyordu. Bu bir yıl içinde toplumdaki fonksiyonu artmış mıydı, eksilmiş miydi ve mesleğinde ilerlemiş miydi, yoksa gerilemiş miydi? Sonra, bir yılın sisli hatıraları içinde kimlerin kalplerini kırdıklarını, kimlerinkini kazandıklarını araştırıyorlardı. Ve bunları bulup, gelen yıla dostça ve aklıselimle girebilme hazırlığı yapabilene ne mutlu idi! Ama söylediğimiz gibi, Aralık ayında bir yılın nasıl geçtiğini düşünenler ve bunun muhasebesini yapanlar pek azdı. Çokluk, Aralık ayı geldi mi yılbaşı hazırlıkları peşinde koşuyordu. Şu insanlar ne garip yaradılışlıydılar! Kaybolan bir yılı delice bir sevinçle bir gece boyunca uykularını terk ederek kutluyorlardı! İşte, genç adam, elleri pantolon ceplerinde, salonun ortasında dolaşarak bütün bunları düşünüyordu. Sanki, salonda dolaşan iki kişiydi. Bir o, bir de duvarda yürüyen gölgesi! Gölgesinin aklı ve kalbi olmadığı için, bu yıllık bilânço ile ilgisi bile yoktu. O, geçen bir yılın manasını şuurlandırmayan insanlara benziyordu.

Genç adam durdu ve bana döndü. Sigara dumanları içinden yüzüme doğru bakıyordu: Yaslı ve kederli!

-Fani hayatımızdan bir yıl daha geçip gitti, ha!

Demek oluyor ki, genç adam, insanın ölümsüz ikinci bir hayatı olduğuna inanıyordu. Sonra, düşüncelerinin potasında eriyen bir sesle sordu:

-1962 yılından ne bekliyor ve neler mi ümit ediyorum?'

-Sualimi eksik tekrarladınız. Ayrıca 1962 yılına ait tasavvurlarınızı da sormuştum...

Dudaklarının arasındaki sigara izmaritleşmişti. Dudak arasından onu aldı ve kendine has bir hareketle sehpanın üstündeki kristal sigaralığa bastırıp söndürdü. Sonra tekrar elini pantolon cebine soktu. Bilmem, dikkatinizi çekti mi hiç? İnsanların düşünce ettikleri vardır. Kimi, bir şey düşünürken, içgüdü bir hareketle dudaklarının arasına kalemi sokar, kimi, sakallarını okşar kimi alnını oğuşturur, kimi de ikide bir işaret parmağını ağzına götürerek hafifçe dişler. Anlaşılan genç adam düşünürken, ellerini pantolon ceplerine sokarak dolaşmağı itiyat haline getirmişti. Bu, tam aktörvari bir düşünüş tarzıydı.

Ben, ne söyleyecek diye, ağzının içine bakıyordum:

-İnsan her yeni yıla girerken, gelen yıldan şunu ümit eder: İnşaallah cihan savaşı olmaz. Çünkü her yıl insanlar bu endişe içinde geceleri korkulu harp rüyaları görerek yaşar. Kaldı ki, 1961 dehşetengiz silâhların inkişaf yılıdır. Ve aynı zamanda 1961’de harp tehlikeleri daha da artmıştır. Bir nükleer harp yüz milyonlarca insanın ölümüyle neticelendiği gibi, onun gelecek nesillere de türlü hastalıklar miras bırakması en kuvvetli ihtimaldir.

1962 yılından ilk beklediğim devamlı sulhun kurulduğu uğurlu bir yıl olmasıdır. İnşallah, 1962 yılı bütün milletlerin sulh, hürriyet ve istiklâl içinde yaşadıkları bir yıl olur. Sinema endüstrimize ait ondan beklediklerime gelince, burada sayılamayacak kadar çoktur. Sinemamızda kalkınmaya ait kıpırdamalar 1960 yılında başlamıştı. 1961 gerçek tekâmüle bir köprü yıl oldu. İnşallah 1962’de sistemli ve şuurlu bir çalışma yılı olur, bize... 1962’de Türk sinemasını Avrupa ülkelerinde bahsedilir bir hale getiririz. Bu, yalnız benim değil, öyle zannediyorum ki, bütün Türk sineması mensuplarının arzusudur.

Burada, tekrar susup düşündü. Hatta, sehpanın üstündeki sigara paketine bile uzanmıştı. Paketi, daha evvel bana doğru uzattı:

-Yakmaz mısınız?

Paketin içinden gelişigüzel bir sigara çekip aldım. Çakmağını parlatarak yaktı:

-Teşekkür ederim.

Sonra da, kendisininkini...

Gene, düşünen kafalarımız, boşlukta ağır ağır dağılarak sisleşen küçük bulutçuklar içinde kalmıştı. Şimdi hem sigarasını içiyor, hem de konuşmasına devam ediyordu:

-Biz insanlar gerçekten tuhaf yaratılmışız. Bak bu yeni geldi aklıma. Siz, bana: 1962’den ne beklediğimi soruyorsunuz. Ben de şunları bekliyorum, diyorum... Yılların kabahati ne, aziz kardeşim? O yıl, insanlar, açlık yokluk, hastalık ve savaş tehlikeleri içinde kalmışsa, bunda yılın suçu ne? Geçmiş yılı kötü yapmışsa, insanlar yapmıştır. Gelecek yıl güzel olacaksa, gene onu insanlar güzelleştirecektir.

O an, ben de aynı şeyleri düşünmemiş değildim. Mesela bir yıl Hitler diye bir meczup çıkmış, dünyayı kana boyamış, masum insanları temerküz kamplarında süründürmüş, nice kadınları dul ve çocukları yerim bırakmıştı. Şimdi Hitlerin bütün bu yaptıklarını, yılın üzerine mi yüklemek lazım? Ama biz insanlar ikinci cihan savaşının başladığı 1939 yılını uğursuzlukla itham etmişizdir. Nürenberg muhakemesinde savcı, ikinci cihan savaşı sorumlularıyla birlikte 1939 yılını niçin sığaya çekmedi? Ben, buna hâlâ hayret ederim.

Eşrefin bu sözlerine:

-Doğru, haklısın! Diye gülümsedim.

Şimdi, Eşref Kolçak ikinci sigarasını da söndürüyordu:

-Elbette ki diye, sözlerine devam etti. 1962 yılı için birçok insan gibi, benim de tasavvurlarım var. Hani bir tip insan vardır: Bir yıl insanlara karşı sorumsuz, toplumda hiçbir fonksiyonu olmadan, serazat yaşar. Ve yılbaşı gecesi gelip çatar, O insan, bir yılbaşı gecesi bütün bir yıl yaşayışının hesabını yapar ve hazin bir şekilde bomboş yaşadığını anlar. Gayet ciddi karar verir: Önümüzdeki yıl değişeceğim, diye... Ama yeni girdiği yılda da aynı hayatı devam ettirir. Hamdolsun, ben, o insanlardan değilim. 1961 yılında topluma, mesleğime ve aileme karşı ödevlerini yerine getirmiş bir insanın huzuru içindeyim. Fakat, 1961 yılında ödevlerimi yaptım diyerek 1962’de de tembel tembel oturacak değilim. Zira, dünyaya gelen insanın ömrü boyunca işleri bitmez. Daha yapacaklarımız varken de ölüp gideriz. Dâhiler bile, dünyadaki işlerini bitirip öyle ölmüş değillerdir. Tabiatıyla 1962, benim için yeni bir hayatın başlangıcıdır. Yılbaşı geceleri geride bıraktığım yılı unutup delidolu bir neşe içinde eğlendiğinize göre, her yeni yılda dünyaya henüz doğmuş gibiyizdir. Şu halde dünyaya yeni gelmiş ve faydalı hiçbir iş yapmamış şekilde hareketlerimizi tanzim etmeliyiz. İşte, ben 1962 yılına böyle girdim. 1962’de de muhakkak ki, bazı filmlerde roller alacağım. 1961’de Türk sinemasında starların modası vardı. Önüne gelen firma yaptığı filmlerde birkaçı geçmeyen şöhretlere başrol verdi. Ben, imkân nisbetinde bu modadan kaçındım. Filmler vizyona girdiği vakit, bu kaçınma politikamda ne kadar haklı olduğumu da gördüm. Bir mevsimde bazı arkadaşlar takatlerinin yetemeyeceği kadar filmlerde rol aldıklarından beyazperdede istenilen, hatta kendilerinden beklenen oyunu verememişlerdi.

Anlaşılan Eşref Kolçak çevresini kırmamağa çalışıyor, 1961 yılında parlayan bir jönün hemen hemen bütün filmlerinde döküldüğünü santimental olması gereken sahnelerde bile insanı güldürdüğünü söylemekten kaçınıyordu. Zaten, kemiyet üzerinde durmasına hiç lüzum yoktu. Mesele, keyfiyette idi. Doğruydu: Genel bir dava da teferruat asla önemi haiz değildi. Bu, bir mantık kaidesi idi. Dava bir bütün, teferruat onu meydana getiren atomlardı. İşe, teferruattan başlarsınız bir davayı halledecek zamanı uzatacaktınız. Nitekim, Eşref Kolçak’ta bu konuya temas ediyordu:

-Şu veya bu arkadaşın fena oyun verdiği üzerinde durmuyorum... Bir artiste çok çevirtmek tutumu, kötü... Çünkü, artist oynadığı bu filmlerde yaratıcılığını kaybediyor ve hepsinde de tek tip kompozisyon sanatçısı olmaktan ileri gidemiyor. Yani, durmadan, boyuna her filmde kendi kendisinin taklitçisi oluyor. Tabi, film de berbat... Bu tutumla dünya sinema endüstrisinde söz sahibi olmamız güçleşmektedir. Oysa zaman zaman gördüğümüz ümit ışıklarını böylece, gene kendimiz karartmış oluyoruz. Prodüktör ticari gaye ile şöhretli bir artisti yirmi filmde oynatmak ister. Şöhretli bir artist, parayı kendisinden çok sevse bile hizmetinde bulunduğu Türk sineması adına bu rizikoya girmemelidir. Nasıl ki herkes evinin kapısını temizlerse şehir tertemiz olur. Eğer her artist de prodüktörlerin ticari gaye ile kendilerine yaptıkları bu anormal teklife karşı durursa, Türk sinemasının aleyhine olan bu tutum, kendiliğinden ortadan kalkar. Ben şahsen, 1962’de çok daha az kordelada gözükeceğim. Bu suretle daha kuvvetli oyun vereceğim ve seyircimi memnun edeceğim kanısındayım...

Eşref Kolçak bu kararında haklıydı. Zira, starlardan bir çoğunun bu yıl en içli sahnelerde bile suni ve komedi havasıyla seyircileri güldürdüklerini gözlerimle görmüştüm. Bir Şarlo bunu yapsaydı, onda başka ve mecazi bir mana aranabilirdi. Ama, bunlar Şarlo değildi ki... Romantik konular için seçilmiş jönlerdi. Seyirciyi güldürmeleri değil, duygulandırmaları icap ediyordu...

Yeni yılınız kutlu olsun!..

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları büyük oranda  orjinal halindeki gibi bırakılmıştır.