Kunt Tulgar:“Yutturabiliyorsan Yap Yutturamıyorsan Hiç Girişme”
Barış Saydam - Söyleşi January 02, 2017

Aydingerin sol tarafına Süpermen’i koyduk, sağ tarafında da projeksiyon makinesinden film oynatmaya başladık. Baktım adam uçuyor. Peder dedi ki, şunu filme çekelim. Kamerayı kurduk, oturduk çektik, filmi yıkadık ve renkli kopyayı bastık. Seyrettik, gerçekten de adam uçuyor ama bir şey eksik.

Kunt Tulgar, İtalyan Lisesi’ndeki eğitiminden sonra İtalya’da Tecnostampa Stüdyoları’nda çalışmaya başlar. Kurgu şefi Alvaro Petrangeli’nin yanında kurgu eğitimi alır. Babasının kurduğu Milli Film Stüdyosu’nda çalışmak için Türkiye’ye geri döner. Ses mühendisliğinden kurguya, oyunculuktan yönetmenliğe kadar sinemanın hemen her alanında görev yapar. Sinemanın içerisinde doğan Tulgar, özellikle Yeşilçam’ın avantür döneminde pek çok filmin müziğini seçen kişidir. Geniş plak koleksiyonu sayesinde bu alanda bilirkişi kabul edilir. Bizler de yönetmenle sinema serüvenini, Yeşilçam’da filmlerde hangi müziklerin çoğunlukla kullanıldığını ve hangi parçalardan filmlere eklemeler yapıldığını konuştuk.

 

Öncelikle isterseniz sinemaya nasıl başladınız, onunla sohbete başlayalım?

 

Sekiz günlükken daha sepete atılan filmlerin üzerinde yatıyormuşum. Sinemacılık baba mesleğiydi, doğumumla birlikte ben de bu işin içerisinde yer aldım. İtalyan Lisesi’ni bitirdim, sonra ihtilal oldu. O dönemde okuyan da okumayan da asker oluyordu. Ben de hayata atıldım. 1962’de İtalya’ya gittim. Orada Tecnostampa Stüdyosu’nda çalıştım. Önce dördüncü, sonra üçüncü montajcı oldum. Bize verilen görev klaket numaralarına göre ayrılan filmleri raflara dizmekti. Montaj ve stüdyo işleri üzerine eğitim aldım. İki buçuk sene orada kaldım. 1964’te babam stüdyoyu kurdu. Dönüp orada çalışmaya başladım. Laboratuarda “vasıfsız işçi” olarak çalışıyordum. Sonra yavaş yavaş ses montajını, negatif montajını, montajı öğrendim. Oradan makinistliği öğrendim, ses çekmeyi öğrendim derken sonra da ses mühendisi olarak sesleri çeken kişi olarak görev yaptım.

 

Milli Film Stüdyosu’nun kuruluş süreci nasıl gelişti?

 

Babam 1933-34 senelerinde makinistti. Sonra polis oldu ve polislikten ayrıldıktan sonra beş ortağıyla birlikte Milli Film’i kurdu. Babam, amcam, Mevlüt ağabey (Bıldırcın), Rauf Tözüm, Panayoti vardı. Rauf Bey ses mühendisiydi. Panayoti filmlere altyazı basıyordu. Mevlüt ağabey eski filmleri alıp yakıyor, onların yanmış küllerinden gümüş çıkartıyordu. Amcam mühendisti. Önce Mil Film Kolektif Şirketi olarak kuruldu. Sonra diğerleri ayrıldı. 1963’te onlar ayrılınca şirket babama kaldı. Makineleri almak icap etti. Babam, Fuat Rutkay’ın kapanan Halk Film şirketine gitti. Suzan Yakar’dan ses makinelerini satın aldı. Onları stüdyoya götürerek kurduk ve o şekilde başladık. Orijinal filmi Türkçeleştiriyorduk, yerli filmi seslendiriyorduk. Şirketin yaptığı ilk film de Suzan Yakar’ın getirdiği bir Azerbaycan filmi olan Ana’ydı. 1977’ye kadar devam etti. 1967’de de ben kendi firmam olan Kunt Film’i kurdum.

 

Milli Film’de Atatürk ve Kıbrıs gibi konularda da çeşitli belgeseller çekiyorsunuz.

 

Babam önce İstiklal Harbi: Ruhların Mucizesi ismiyle İstiklal Harbi’ni yapmıştı. Sonra bana Atatürk filmi yapalım dedi. Oturduk, onu yaptık. İki saatlik bir filmdir. Hâlâ onun bir parçası duruyor. Atatürk’ün kendisi vardı, arşiv görüntülerinden bir dokümanterdi. Atatürk’e ait ilk filmi yapan kişi babamdı.

 

Sesten kurguya, yönetmenlikten oyunculuğa pek çok alanda sinemanın içerisinde bulundunuz. Bu alanlar içerisinde kendinizi en iyi hangisinde ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz?

 

Beni en çok ifade eden ses mühendisliği, yani ses çeken. Bir de film yönetmenliği. Montaj, daha doğrusu filmi bağlamak, yönetmeni kurtarmak demektir. O yüzden bir montajcılar ikinci olarak da makinistler harika yönetmenlik yaparlar. Çünkü devamlı bütün filmlerin hatalarını görüyorlar. Yönetmenler plân unutur, şöyle olur böyle olur derken sen onu kurtarma amacıyla oraya oturursun.

 

İsminiz jeneriklerde yazmasa da, o dönemde çekilen Türk filmlerinin çoğunda müzikleri siz ayarlıyorsunuz. En çok hangi yabancı filmlerin müziklerini kullanılıyordunuz?

 

Yerli filmler gelince onları müziklendirmek gerekiyordu. Bende yedi yüz tane plak vardı. Her yurt dışına çıktığımda plak alıyordum. Herkesin bir hobisi vardı, benim de buydu. Normalde yönetmenin istediği müziği koyardık. Dünyayı Kurtaran Adam, Süpermen ve Yılmayan Şeytan gibi filmlerde ama kendi kafamıza göre koyduğumuz müzikler de vardı. James Bond, Sicilyalılar Çetesi, The Sting, Baba filmlerinin müziklerini çok kullandık. Bazı filmlerde Ennio Morricone’nin İyi, Kötü ve Çirkin ve Bir Avuç Dolar İçin filmlerinin müziklerinden de kullandık. Komedide Pembe Panter kullanırdık. Bütün mesele müziğin görüntüye uymasıdır. Yani kavga varsa, sen orada aşk melodisi kullanamazsın. Yönetmen geliyor, burada bekleme müziği istiyorum diyor. Bekleme müziği diye bir şey olur mu ya! Ya gerilimdir ya suspense’tir. Getiriyorsun plakları, önüne koyuyorsun, bu olur diyor.

 

Orada ama yönetmenin önüne önerileri getiren, onun tercih yapmasını sağlayan da yine sizsiniz.

 

Tabii. Mesela Cüneyt Arkın’ın oynadığı Rambo: İlk Kan’ın eşdeğeri sayılabilecek Vahşi Kan filmi vardı. Rambo’nun plağını getirdik, onu kullandık.

 (Tarzan Korkusuz Adam, 1974)

Filmler bittikten sonra montaj sırasında mı belirliyordunuz müzik seçimlerini?

 

Filmin montajı bitiyordu, montaj bittikten sonra oturup sessiz olarak seyrediyorduk. Filmin türüne, şekline, mevzu seni neye götürüyor ona bakıyorduk. Ona göre de müziği belirliyorduk. Şimdi adam müziği bestelemiş, plak yapmış ama sen o müziği alıp kendine uygun hâle getiriyorsun. Plakları artık ezberlemiştik.

 

Bir de Türk sinemasında filmlerin tamamında müzik kullanılıyor. Seyirciye hiç boşluk verilmiyor. Bunun nedeni nedir?

 

O neden biliyor musun, Türk filmi olduğu için. Kafayı ve kulağı doldursun diye. Çünkü görüntü yok.

 

Kullandığınız şarkılardan dolayı hiç dava açan olmadı mı?

 

Telif yoktu o dönemde. Hâlâ o filmler televizyonlarda oynuyor, bunun telifi mi var, yok. Şimdi de istediğim müziği kullanırım. Giderim İtalya’ya, Ennio Morricone’den kâğıt alırım, getiririm buraya, istendiği zaman çıkartır o yazıyı gösteririm. Artistler için telif meselesi iyi bir şey, ama beni ilgilendirmiyor. Bana ne, ben şarkıyı kullanmışım. Plak yapmasaydın o zaman. Yapmışsın, ben de parasını vererek o plağı almışım. O parayı verdikten sonra da kullanıyorum müziği. TGRT’ye Kır Çiçekleri diye bir dizi çektim. Erol Güldiken diye bir arkadaş var, bana giriş müziği yaptı. Yıllar sonra o müziği TRT’de çaldılar. Şimdi ben mi peşinden koşacağım. Erol Güldiken’in peşinden koşması lazım. Yurtdışında İtalyanlarla ortak bir film yapacağız. Ennio Morricone’yle konuştuk. Repertuardan mı isterseniz, yoksa orkestrasyon mu dedi. Orkestrasyon olursa, elli bin dolar ama repertuardan olursa beş bin dolar. Repertuardan kullandığı müzikleri başka filmlerde de kullanıyor. Orkestrasyon olsun dedik. Yalnız dedi siz beş kuruş para ödemeyeceksiniz. Allah dedim, ne diyeyim. Ne yapacağız diye sordum. Bunun plağı, kaseti, DVD’si her şeyi bana ait olacak dedi. Şimdi sen Cüneyt Arkın, Kadir İnanır veya şu oynamış diye filmi satamıyorsun ama Ennio Morricone müzik yaptı diye filmi satıyorsun. Bu adamlar dünyada tanınmış insanlar. Fatih Sultan Mehmet’in hayatını dizi yapacaktım. En iyi buna Conan’ın müziği gider dedim. Conan’ın jenerik müziğini filme beste yaptık. Fakat müziklerin bestecisine bir mail çekelim dedim. Kızı cevap verdi, babam vefat etti ama elimde çok daha güzel müzikler var, isterseniz onları kullanabilirsiniz, dedi. Teşekkür etti müsaade istediğimiz için hatta. Gizli Kuvvet diye bir film çekmiştim İtalyanlarla, onda Ajda Pekkan’ın Bambaşka Biri isimli şarkısı vardı, onu kullandık. Onun bestekârı da hanımın arkadaşıymış, gittik rica ettik, aldık kâğıdımızı istediğimiz gibi kullandık. Ama kadına çiçek hediye ettik. On tane gülle vatanı kurtardık.

 

Tarzan Korkusuz Adam filminden biraz da konuşalım isterseniz. Renkli filmlerin çekildiği bir dönemde siz niye filmi siyah-beyaz çektiniz?

 

Siyah-beyaz olmasının tek nedeni filmde kullandığımız dokümanter parçalarıydı. Yok kaplandı, timsahtı, fildi… Ne arar o zamanlar Türkiye’de. Bunları başka filmlerden aldığımız için mecburen siyah-beyaz yaptık. Çünkü bu parçaları renkli bulamadık. Ama şimdi renkli bir Tarzan filmi çekme niyetim var. Sinema Genel Müdürlüğü’ne başvurduk, destek alırsak çekeceğiz. Filmin bazı bölümlerini de Etiyopya’da çekmek istiyorum.

 

O dönemde Tarzan’ı çekmeye nasıl karar verdiniz?

 

1950 senesinde babam Tarzan İstanbul’da filmini çekmişti. O zaman Tarzan’ın küçüklüğünü oynamıştım. Yönetmen de Orhan Atadeniz’di. O filmi gördüm, Tarzan’ı çekmek istedim. Şimdi daha yeni Amerikalılar bir Tarzan çekti, gördün, film yattı. Beş para etmez bir film. Öyle Tarzan mı olur ya! Normal, renkli bir Tarzan filmi çekmek ve Türkiye Cumhuriyeti’ne mal etmek istiyorum. İki tür film çekmek dünyada çok zordur: Harp filmleri ve Tarzan filmi. İkisini de yaptım. Harp filminde top atıldığında, seyirci karşıda da topun patladığını görmek ister. Tarzan filminde maymunun eliydi, timsahın başıydı, yok bilmem ne filan… O detayları bulmak ve yerine oturtmak zordur. Yutturabiliyorsan, çal, al ve yap ama yutturamıyorsan sakın elleme. Çünkü sırıtacak. Tarzan Korkusuz Adam’da biri bana kalksın desin ki sırıtıyor.

 

Tarzan’ı çekerken yaşadığınız zorluklar oldu mu?

 

Filmi çekerken Tarzan’a sahneyi izah ettim. Buradan balıklama suya atlayacaksın, sen dipte gidiyorsun ve görünmüyorsun, kız da seni merak ediyor ve geliyor. Sen de kızı bacağından tutup suya çekiyorsun filan… Adam balıklama atladı ve oradan kolcu geldi. Siz ne yapıyorsunuz ağabey dedi, bu suyun altında kazıklar var, bu adam böyle balıklama atlatılır mı, dedi. Kameraman Sertaç Karan’a dedim ki, kan çıkarsa haber ver, hemen toparlanıp kaçalım. Adam suya girdi, kayboldu, çıkmıyor bir türlü… Sertaç’a dur dedim, durdu. Tarzan’a neredesin sen dedim, ağabey sen dipten git dedin ya, dipten gidiyorum, dedi. Çamurlu suyun içinde dipten gitsen ne olur gitmesen ne olur, su görünmüyor ki. Sonra aldık orijinal Tarzan filminden parçayı koyduk. Ne olacak ya, kim ne diyecek. Maymunu başka bir filmden aldık. Filin üstünde giderken kullandık. Esasında filin üzerinde üç tane farklı Tarzan var. Bir tanesi Yavuz Selekman, bir tanesi Çetin Başaran, bir tanesi de Johnny Weissmuller… Kim anlayacak ki! Dedim ya, yutturabiliyorsan yap, yutturamıyorsan hiç girişme. Film, çok da iyi iş yaptı. Filmin finaline kadar kimse ağzını açıp yorum yapmadı. Finalde Mau Mau köyündeki çadırın içinden Arap Celal çıktı. Sonra da seyirciler arasında Mau Mau’ların şefi Arap Celal’miş ya diye bir mırıldanma oldu. Yahu filmin başından beri Türkler oynuyor: Gülgün Erdem, Altan Günbay, Yaşar Şener, Kudret Karadağ var. Onlara laf etmiyorsun da Arap Celal’e mi laf ediyorsun. Demek başka bir zenci koysam hiç konuşmayacaksın. Şimdi çekeceğim Tarzan’da kimse tanımayacak. Tarlabaşı zenci dolu, al oradan, oynat. Olay bu.

 

Yaptığınız şey aslında bir anlamda kolaj sanatçılığı ve bugün önemli bir karşılığı da var bu işin.

 

Peygamberler Tarihi isminde yetmiş filmden parçalarla bir film yaptım. Âdem ile Havva’dan başlıyor, Mendili Şerif’te bitiyor. Dört günde filmi bitirdim. Parçaları daha önce hazırlamıştım, nerede neyin olduğunu biliyordum, o yüzden de alıp hemen kullanıyordum. Filmde, Hz. Lut, Hz. İsa bile var. Yaptık, bitirdik ama film kayboldu.

 

Kıbrıs’la ilgili de filminiz var aynı şekilde.

 

Kıbrıs harbi çıkmıştı, babam Kıbrıs filmi yap dedi. Baba dedim, Kıbrıs’ı şimdiye kadar bir tek haritada gördüm, nasıl yapacağım. Necati Albay vardı, o beraber yaparız dedi ve başladık. Türklerle Rumların tarihinden başladık, sonra Türkler Magusa Kalesi’ne saldırıyor diye Kara Korsan’dan aldık kale sahnelerini, oradan gemi filan ateş ediyor, onu koyduk. Oradan Barış Harekâtı’na kadar götürdük. Barış Harekâtı diye John Wayne’in oynadığı Iwo Jima Yanıyor filminden sahneyi koyduk. Ne yapacağım, dağa çıkan askeri nereden bulacağım?

 

Peki farklı filmlerden kullandığınız parçaları nasıl buluyordunuz, salonlardaki makinistlerden mi alıyordunuz?

 

Yok. Bir tek sinemalardan Özen Film’in Yıldız Savaşları filmini aldım. Onu da Mehmet Karahafız aldı. Sinemadan ben hiç film almadım. Bir ara isteyeyim dedim, dokuz buçuk matinesinden sonra gelip alırsın dediler. Yani saat oluyor on iki, bir gibi… Gidip orada sabahlayacak mıyım, yok ya! Nerede ne olduğunu biliyorduk. Hırsız minareyi çaldığında kılıfını hazırlar hesabı…

 (Süpermen Dönüyor, 1979)

1979’da Süpermen Dönüyor filmini çekiyorsunuz, onun çekim süreci nasıl gelişti?

 

1979’da Fransa’da, babam ve eşimle birlikte Süperman filmini izliyoruz. Film bittikten sonra babam bana bir Süpermen filmi çeksene dedi. Baba dedim Süpermen filmi çekmek kolay, adamı uçurmak mesele. Adamı uçuralım, sonra çekeriz dedim. İstanbul’a döndük, kızın oyuncağı Ken vardı. Hanıma şuna bir Süpermen kıyafeti dikiver dedim, o da işin mi yok dedi. Ertesi gün akşam geldim. Dedi ki, yemek odasında seni bekleyen bir arkadaşın var. Bir de baktım masanın üzerinde Süpermen giysisiyle Ken duruyor. Kaptım, ertesi gün götürdüm. Omuzlarından ve topuklarından misinayla ipe bağladık. Karton yaptık, ona da aydinger kâğıdı gerdik. Aydingerin sol tarafına Süpermen’i koyduk, sağ tarafında da projeksiyon makinesinden film oynatmaya başladık. Baktım adam uçuyor. Peder dedi ki, şunu filme çekelim. Kamerayı kurduk, oturduk çektik, filmi yıkadık ve renkli kopyayı bastık. Seyrettik, gerçekten de adam uçuyor ama bir şey eksik. Koştum, İstinye’de annemin yanına gittim, anne saç kurutma makinesini versene dedim. Aldım, geldim, alttan Süpermen’e tuttum. Başladı pelerin de oynamaya. Bir daha çektik, baktık ve uçuyor. Filmi çekeceğiz ama senaryo yok. O zaman bende Shazam vardı, hikâyenin temeli odur. O temeli devam ettirdik. İstinye’de Haşim Demircioğlu diye bir arkadaş vardı. Sinema açısından ismi kötüydü. Onun ismini Tayfun Demir yaptık. Çocuk da askerdeydi. Neyse, Yıldırım Gencer’le biz filme başladık. Süpermen’in sahneleri gelince askerlik yaptığı Beykoz’a gittik, yalanla dolanla onu bir haftalık askerden aldık, filmi bitirip yolladık.

 

Süpermen filminde ilginç bir şekilde bir “yerelleştirme” de var. El öpme sahnesi gibi…

 

Tabii, onları hava katması için kattık. Ama şimdi Süpermen’i çek deseler, en güzelini çekerim. Çünkü teknoloji ilerliyor. Teknoloji ilerliyor ama filmcilik geri gidiyor. O zaman teknoloji yoktu, filmler iş yapıyordu.

 

Teknolojiye bel bağladıkça sahicilik duygusu azalıyor.

 

Adam dönüyor, istop ediyorlar. Ne oldu, bilgisayarla yürütürüz, diyor. Olur mu öyle şey, bırak yürüsün, onu çek işte. Bilgisayarla çatışma çekersin, adamı havada uçurursun eyvallah ama her şeyi de onunla yapamazsın. Mesela Drone kamera çıktı, ne güzel havadan istediğin yeri çek. Helikopterin içinde bir kavga sahnesi var, ne yapacaksın, mecbursun greenbox’ın önünde çekeceksin, Drone kullanacaksın ona eyvallah.

 

Türkiye’ye gelen yabancı sinemacılarla da çalıştınız. Yabancıların film çekme standardı ile Türkiye’de o dönem sizin çalışma şartlarınız çok farklı.

 

Yabancılarla Gizli Kuvvet filmini çektik. Gordon Mitchell geldi. Sonra İtalya, İsviçre ve Türk ortak yapımı Belalı Elmaslar’ı yaptık. Başka hikâyeler de yapacaktık, ama olmadı. İtalyanlar su koydu. Yabancılar gelmeden evvel pasaportlarıyla resmi ikamet yerlerinin fotokopilerini, nereden geliyorsa orada bulunan ateşeliğe veriyorlardı. O ateşelik kuryeyle Türkiye’ye gönderiyordu. Türkiye’de önce Dışişleri, sonra İçişleri bakıyordu. Ama bu işlem uzun sürdüğü için karşı taraf su koyup gelmiyoruz diyordu. Prosedür devam ederken biz de filmi çekmeye başlıyorduk. Ne yapacaksın, onu mu bekleyeceksin.

 

Ekiplerin birbirleriyle çalışma uyumu nasıldı?

 

Yönetmeni onlar getiriyorsa, bakıyorduk. Onlar çalışmaya başlıyorlardı. Günde üç sahne koyuyorlardı, iki tane çektikten sonra paydos ediyorlardı. Ertesi gün dört koyuyor, üç çekiyor. Gittikçe gün uzuyor. O zaman çekil kenara diyordum, ben bunu bir buçuk günde bitiririm. Ağva’ya gittik, çektik, bitirdik filmi. İş, göz oyalamak... Uçak yaptım, denize indirdim. Kendileri bile şaşırdı. Salacak’ta yaptırdım, denize indirdik. Tenekelerden bayağı uçak yaptık. Ejderin İntikamı diye karate filmi çektik, gemi patlıyor, sonra batıyor. Ne yapacaksın? James Bond’tan geminin batma sahnelerini aldık.

 

Çekmek isteyip de çekemediğiniz filmler oldu mu?

 

Oldu tabii, olmaz mı? Televizyonlarda da uyuşamıyorsun. Cengiz Han’ın Hazinesini çekeceksin, nasıl çekeceksin diye soruyorlar. Sana ne kardeşim. Sen parayı ver, ben çekeceğim. Amerikalı çekmiş, biz mi çekemeyeceğiz. Bizde teknoloji yokken biz bunları çekmişiz. Şimdi teknoloji var, filmler yerlerde sürünüyor. Daha sabahleyin gördüm. Filmin ismi Ben Sağ Sen Selamet. Sonra Dönerse Senindir. E dönmezse? Var mı böyle bir şey, filmlere bir isim koyun ya! Biz düşünüyorduk. Şerefimle Yaşarım, Ejderin İntikamı gibi isimler koyuyorduk. İsim de koymasını bilmiyorlar.

 

Bugünkü sinemayla sizin döneminizi karşılaştırdığınızda başka neler dikkatinizi çekiyor?

 

Bizim dönemimiz çok daha iyiydi. Tek kelimeyle. Bizim dönemimizde filmler iş yapıyordu, şimdi boş salonlara oynuyorlar. Sponsorluk için film çekiyorlarsa, sponsorun parasını yiyorlar. Kendi paralarıyla çekiyorlarsa, onlar da aptallık yapıyorlar. Yapıyorsan, yeni bir şey yap. Bir Flash Gordon yap. Böyle bir şey yap, yapılmamış, millet aç. Filmlerde kavga sahnesi yok, kavgacı yok. Avantür dediğin silâh sıkmak değil ki. Camları kıracaksın, yumruğu yiyince uçup gideceksin. Oynayacak, yumruğu atacak, yumruğu yiyecek adam yok. Şimdi bana sinemada oynayacak bir tane cast söyle. Bana bir tane isim söyleyin. Eskilerden say: Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Tarık Akan, Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik… Sayıyorsun. Şimdikilerin hepsi birbirine benziyor. Televizyonda kanal değiştiriyorum, aynı adam çıkıyor. Orada oynuyor, öbür tarafta da oynuyor. Aynı hikâye, diyaloglar aynı… Bir gün Ferdi Tayfur’un filmine dublaj yapıyoruz. Gülen Kıpçak isimli dublaj sanatçısı geldi, diyalogları okuyacak, bir dakika durun biz bu parçayı okuduk dedi. Dedim daha yeni başladık, nasıl yani? Meğerse, Orhan Gencebay’ın filminde de o dublaj yapmış, oradaki kısım burada da var. Düşünebiliyor musun, kadın orada konuştuğu lafları hatırlayıp burada da konuştuk diyor. İşte sinema bu. Sinemacılık ben paramı alır giderim değil, yok öyle şey.

 

İki yıl önce gazetelere de yansıyan Ayastefanos’u çöpe atma hikâyeniz var, bir de sizden onun aslını dinleyelim.

 

1955-56 senesinde Maslak’ta babam binayı bitirmişti. Anneannemle dedem kalıyordu. Biz de o gece orada yatıyorduk. Balkonda da top oynuyorduk. Baktım uzakta bir yangın, babamı çağırdım. Yeri çıkaramadık. Ertesi gün Mevlüt Bıldırcın isimli babamın arkadaşı geldi. Duydun mu, Sütlüce’de film deposu yandı, dedi. Onlar birlikte oraya gittiler. Sonra Mevlüt oranın yanmış hurdalarını gümüş çıkarmak için satın aldı. Hatta ham pozitifler de vardı, onlar da Nedim Otyam’ındı. Yeni almış, oraya koymuş, o gece de yangın çıkmış. Neyse, o filmleri getirdiler. Babam, Ali Rıza Yılmaz vardı bizde çalışan montajcı, bunlara bir bakın dedi. Tek tek bakıyoruz ne var ne yok diye. Küçücük bir parça, ama çok iyi sarılmış. Taktık, ona bakıyoruz. Bir kule var ve kule pat diye patlıyor, zaten arkası yok. Attı çöpe, gitti. Ayastefanos olayı böyledir. Ama o pozitifti, negatifi nerede bilmiyorum.

 

O kulenin Ayastefanos olduğundan emin misiniz?

 

Eminim, sonra resimlerini gördüm. O filmin negatifi büyük bir ihtimalle Foto Film Merkezi’ndedir, bir köşeye atılmıştır.