“Derdimiz Eski Filmleri Günümüze Kazandırmak”
Barış Saydam - Söyleşi December 12, 2016

İstanbul Sessiz Sinema Günleri bu yıl da zengin bir programa sahip. Sessiz sinemaya dair klasikler, Osmanlı coğrafyasına ait belge görüntüler, restore edilen filmlerin usta müzisyenlerin canlı müzik performanslarıyla sunulduğu etkinliklerin haricinde dünyada restorasyon işleriyle uğraşan alanında önemli isimler de festivale konuk olacak.

Kino İstanbul’un organizatörlüğünde yapılan İstanbul Sessiz Sinema Günleri’nin bu yıl 15-18 Aralık 2016 tarihleri arasında üçüncüsü düzenleniyor. Sessiz sinemaya dair klasiklerin, Osmanlı coğrafyasına ait belge görüntülerinin, restore edilen filmlerin ve avangard örneklerin dünyaca ünlü müzisyenlerin canlı müzik performanslarıyla sunulduğu etkinlikler kapsamında, ayrıca dünyada restorasyon işleriyle uğraşan ve küratörlük yapan alanında önemli isimler de festivale konuk oluyor. Bizler de bu yılki programda seyircileri nelerin beklediğini öğrenmek için programı düzenleyen Can Koç ve Nagehan Uskan’la konuştuk.

 

Geçtiğimiz yıla göre bu yıl ne gibi yenilikler var programda?

 

Geçen yıl kadın ağırlıklı bir program yapmıştık, bundan da çok mutlu olmuştuk. Modern kadının doğuşuydu ağırlık merkezimiz. Kadın yönetmenler, kadın prodüktörler, kadın oyuncular… Aslında biraz da vurgulamak istediğimiz şey sessiz dönemde hiyerarşik olarak cinsiyet rollerinin daha adaletli olduğunu göstermekti. Sinema kurumsallaştıkça kadının rolü yönetmenin kontrolündeki oyunculuğa doğru değişmeye başlıyor. Ama ilk dönem çok daha adaletli bir organizasyon var. Bu yüzden de geçen sene temamız kadındı, bu sene ise yol ve yolculuk ana temamız. Niçin yol temasını seçtik? Bunun birçok nedeni var. İlk sessiz sinema filmi de bir yolculuk, trenin gara girişi. Baktığımızda bu tren sembolü bir sürü filmde karşımıza çıkıyor. Modern çağın en büyük yenilikleri sinema ve uçak. İkisi de yol ve yolculuk üzerine; hep uzak diyarlara gitme fikri var. Sinema aynı imkânı seyirciye oturduğu yerden veriyor. İlk dönemde bu kadar çekici gelmesinin nedeni bununla da alakalı. O dönemde uzak diyarlara herkes gidemiyor, ama sinema aracılığıyla oturdukları yerden dünya turu atıyorlar. Yönetmenler ve kamera operatörleri de aslında gidilmesi zor ve belki imkânsız olan coğrafyalardan eşine zor rastlanır görüntüler getirerek seyircinin gönüllerini çeliyor. Öyle bir şey ki; Melies o yıllarda Aya Yolculuk filmini çekiyor ama bir yandan uzak ve öteki bir coğrafyadan gelen o “tuhaf” görüntü de Batılı için benzer şaşırtıcılıkta olabiliyor.

 

Geçen seneden farklı olarak bu sene programda Çocuk Matinesi bölümüne yol teması üzerinden bisiklet filmleri ekledik. Bu, bizim bu seneki yeni bölümlerimizden. Chaplin ve Buster Keaton geçen sene olduğu gibi bu sene de var. Diva filmleri ve Osmanlı filmleri yine devam ediyor. Ama her birinin içine yolu yedirmeye çalıştık. Örneğin bu sene seçtiğimiz avangard Fransız yönetmen Jean Epstein, filmlerinde özellikle sinemanın özüne dair ritmin ve hareketin en çok göründüğü yönetmenlerden biri. Üç Yüzlü Ayna filminin araba sahneleri buna güzel bir örnek. Genelde önce filmleri seçiyoruz, tema sonra kendisini belli ediyor. Geçen sene de öyle olmuştu, bu sene de öyle oldu. Bir de her sene peşinden koştuğumuz restore filmler var. Bu sene neler restore edilmiş ve ilk gösterimini yapmış, onların peşine düşüyoruz. Biraz sessiz sinema nostaljik ve eski bir şey gibi gözükebilir ama biz onun güncel tarafıyla da ilgileniyoruz. Programımızdaki Polonya filmi Denizin Çağrısı da ilk gösterimini bu sene Pordenone Sessiz Film Festivali’nde yapmıştı örneğin. Onu programa aldık. Bu şekilde uluslararası alandaki sessiz sinema seyircisiyle Türkiye’deki arasında bir eşitlik sağlanıyor.

Nagehan Uskan

 

Hollanda’daki Desmet koleksiyonundan bu sene de araba ve yol filmleri seçkisi var. Bu seçkinin içerisinde bizi ne gibi sürprizler bekliyor?

 

Bu seçkide çok çeşitli yerlerden, birbirinden ilginç araba filmleri bulunmakta. Bir film örneğin Torino’dan geliyor ve Torino’daki Fiat marka arabaların filmlerini gösteriyor. Avrupa’nın başka bir yerinden gelen araba ve hızla ilişkili bir film var. Desmet’in zaman içerisinde kendi biriktirdiği ve Hollanda’daki Eye Film’in renklendirerek restore ettiği bir bölüm. Ayşe Tütüncü de onlara müzik yapacak. Hıza, arabaya ve müziğe dair çok keyifli bir bölüm olacak. Yine bisiklet filmleri de bu koleksiyondan geliyor. Bu bölümde bir kedinin aya yolculuk yapması için satın aldığı bisikletin hikâyesini anlatan bir çizgi film de var. O da çocuk seansında. Burada işin güzel tarafı, çocuklar sessiz filmlere oturdukları yerden müzik yapacaklar. Onlara küçük enstrümanlar dağıtacağız. Stephen Horne kendi çalgıları ve oyuncaklarıyla bu filmlere eşlik ederken çocuklar da interaktif bir yöntemle bu müziklere katkı sunacak. Çocukların sessiz sinemaya has görüntü ve müzik ilişkisini keşfetmeleri için kaçmayacak bir fırsat olduğunu düşünüyoruz.

 

İtalyan Kültür Merkezi’nde de yol filmleriyle ilgili Desmet koleksiyonundaki yol filmlerine paralel giden Büyük İtalya Turu ismiyle bir filmimiz var. İtalya’nın yüzyıl öncesinden gelen, Sicilya’dan başlayarak ülkenin pek çok bölgesinin belge görüntüleri var. Sosyolojik, antropolojik, mimari, tarihsel her anlamda çok fazla keşif var. Bu da böyle bir tura çıkartacak insanları. Bu gösterim ücretsiz olacak.

 

Biraz da bu bölümde Kalabaka’dan bahsedelim istiyorum. Sanıyorum seyircileri çok şaşırtacak, o tarihler için çekilmesi oldukça güç bir film.

 

Bu da yine Eye Film’den gelen bir yol filmi, macera dozu onu fazlasıyla çekici kılıyor. Saraybosna’dan Yunanistan’ın Kalabaka kentine uzanan bu yolculukta 1930’lu yıllarda Balkanlar’a dair sayısız öğeye rastlamak mümkün. Oradaki yerel halkın günlük yaşamından kesitler, çok ilginç bir arabanın seyahati eşliğinde Fred adlı bir gazeteci üzerinden anlatılıyor, aslında yine bilinmeyene dair görüntüler bunlar. Biraz da egzotizmle harmanlanmış. Filmin yapımcısı ve yönetmeni aynı zamanda filmin içinde de geçiyor, kimi zaman kamerayı eline alıyor. Kimi zamansa kendi görüntüsüyle belgesele yansıyor. Bu harika yol filmi geçtiği tüm coğrafyalardan merak gideren ve yeni meraklara kapılar açan sayısız görüntü getirirken bir yandan da belgeselin özü üzerine düşündürüyor.

Can Koç

Chaplin klasiklerinde neleri izleyeceğiz?

 

Onları da yine tema çerçevesinde seçtik. The Immigrant direk göçü gösteriyor. Gemiyle Amerika’ya yolculuk eden insanların hikâyesi. Aynı zamanda göçmenlik günümüzün en güncel konularından. Gemi sahnesinde bunu çok net görebiliyoruz. Herkes büyük bir heyecan ve endişeyle bekliyor varacağı noktayı. Diğer tarafta One A.M küçük çaplı da olsa kendi içinde bir yolculuk hikâyesi. Chaplin iki kat arasında gidip geliyor, hedefine ulaşması göründüğü kadar kolay değil. Üçüncü Chaplin filmimiz de ilk ikisi gibi Mutual Film Corporation dönemine ait Rehinci Dükkânı filmi. İlk iki festivalimizde Şarlo karakterinin temellerinin atıldığı Keystone filmlerinden başlamıştık. Bu yıl Mutual Film Corporation ile devam ediyoruz. 

 

Programın en çok merak edilen bölümlerinden biri de Osmanlı’dan Görüntüler.

 

Osmanlı’dan Görüntüler bölümümüzü üçüncü yılımızda da devam ettiriyoruz. Bizi en çok heyecanlandıran bölümlerden biri çünkü her sene dünyanın farklı arşivlerinden yeni görüntüler ekleniyor seçkimize. Bir yandan da birçok Osmanlı görüntüsünün kayıp olmadığını ama yanlış kataloglandığını fark ediyoruz. Bu anlamda bu gösterimler arşivlerle iletişim kurup filmlerin doğru etiketlenmesine katkı sunmamıza fayda sağlıyor. Bu sene de Osmanlı’dan Görüntüler bölümünde Elif Rongen Kaynakçı küratörlüğünde Eye Film’den, Lobster Film’den ve Institute Lumiere’den gelen görüntüler var. Lumiere kardeşlerin kamera operatörlerinden Promio’nun üç farklı filmi olacak. Bunlar Institute Lumiere’in halihazırda restore ettiği versiyonlarıyla birlikte seyirciyle buluşacaklar. Bunlardan biri Kanuni Sultan Süleyman’ın 1538’de açılışını yaptığı Kudüs’teki Jaffa Kapısı. Haliç Panoraması isimli filmde ise Galata Köprüsü önünde çekilmiş görüntüler çok ilgi çekici. Lobster Arşivi’nden gelen Osmanlı görüntülerinde 2007 yılında Amsterdam’da bir antikacıda bulunan 1909 yılına ait olduğu düşünülen Adana görüntüleri bulunmakta. Bu filmler Fransız misyonerleri Mulsant ve Chevalier tarafından çekilmiş. Aslında bunlar kesinlikle bizim tarihçilerle birlikte oturup seyredebileceğimiz, tartışılması ve yeniden etiketlenmesi gereken görüntüler. Bunların yanı sıra Eye Fim Institute’un Fransız Fas’ında Turist Grubu adıyla kataloglanmış olarak bulduğu ve 1993 yılında korumaya aldığı, daha sonradansa Efes antik şehrini ziyaret etmek için İzmir’den Selçuk’a giden bir gruba ait olduğu keşfedilen görüntüler bulunmakta.

 

Bu bölümde programla paralel bir panel düşünüyor musunuz?

 

Osmanlı’dan Görüntüler seçkisi, Elif Rongen Kaynakçı, Jay Weissberg, Nezih Erdoğan, Mariann Lewinsky’nin yıllar önce başlattığı bir proje. Bu üyelerin her biri bu filmleri değişik yerlerde göstermeye devam ediyor. Sadece bizim festivale özgü bir proje değil bu yani, dünyanın değişik yerlerinde de gösteriliyor. Nezih Erdoğan Gezici Film Festivali’nde de şehir şehir bu filmleri gezdirdi. Bizim festivalimizde de Mariann Lewinsky dışında bütün küratörlerimiz bulunacak. Onların eşliğinde tartışmanın çok verimli geçeceğine inanıyorum.

 

Bu yılki programın en önemli filmlerinden biri de sessiz sinemanın önemli klasiklerinden Pabst’ın Pandora’nın Kutusu.

 

Pandora’nın Kutusu’nun restorasyonunu yapan Berlin Sinemateki’nin direktörü Martin Koerber filmin ve restorasyon sürecinin serüvenini seyircilerle paylaşmak üzere festivalimize katılacak. Geçen yıl yine Louis Brooks’un Güzellik Ödülü filmini Diva’lar bölümünde göstermiştik. Bu yılki Pandora’nın Kutusu da Diva filmi. Yine bir İtalyan Divamız daha var; Lyda Borelli’nin başrolünü üstlendiği Kötülük Çiçeği.

 

Seçkinin önemli bölümlerinden biri de Renkli Sessizler. O bölümde nelere dikkat edildi?

 

Bu yıl Cinema Ritrovato Festivali’nde gösterilen Kinemacolor bölümü var. 1900’lerin başında bulunan bir yöntem, farklı merceklerle renklerle oynanarak bunu yansıtıyorlar. O dönem için çok ilginç bir gösterim. Bunu bu yıl da festivale taşıyoruz. İlk dönem seyircisini olduğu kadar bugün bizleri de fazlasıyla şaşırtan teknikler kullanılmış bu filmlerin renklendirilmesinde. Geçen sene de aynı başlık altında başka filmler gösterilmişti. Sessiz sinema hep siyah-beyazdır diye bir algı var ama biz bu algıyı da kırmak istiyoruz. Bu sefer bunların sunumunda Cineteca di Bologna’nın direktörü Gian Luca Farinelli olacak. Filmlerin restorasyon sürecini birebir takip etmiş biri olarak deneyim aktarımı bizim için büyük önem taşımakta. Sonrasında Marcello Seregni At Nalı (Le Fer à Cheval) fiminin gösteriminin ardından filmin restorasyon serüveni üzerine bir sunum yapacak. Aslında Seregni genç bir araştırmacı ve tesadüfen eBay’de eski bir film buluyor ve satın alıyor. Çok önemli bir Fransız filmi olduğunu keşfediyorlar. Bologna L’immagine Ritrovata laboratuvarında, Hommelette ve Jerome Seydoux-Pathe kurumlarının işbirliğiyle restorasyonu yürütülüyor. Yedi dakikalık bir kısa film. Çok harap halde; çeşitli yerlerinde kopma ve yırtıklar var. Tüm bunları onararak izlenebilir bir hâle getiriyorlar ve 2k çözünürlüğünde tarayarak renk sabitlemesini de yaptıktan sonra çıktısını 35mm. renkli pelikülün üzerine pozitif olarak basıyorlar. Seregni bunun üzerine makalelerden oluşan üç dilli bir kitabın da editörlüğünü yaptı. Hatta o kitap da burada bulunacak. Renkli Sessizler bölümünde hem filmi seyredeceğiz hem de Seregni filmin serüvenini anlatacak. Bizdeki genç araştırmacılara ilham verebilecek bir konu.

Bizde de tabii ilk döneme dair filmler bulunabilir ama restorasyona dair bir gelenek ve süreç yok.

 

Bu zaten bizim için büyük bir boşluk. Burada gerçekten karşılığını bulmak çok zor. Biraz da festivali o yüzden hayata geçirmek istedik ama sınırlı kalıyor. Kendi arşivlerimize ulaşamıyoruz. Bu, çok acı veren bir şey.

 

İleride bununla ilgili bir çabanız olacak mı?

 

Oluyor aslında ama keşke filmlerin restorasyonuna önayak olabilsek. Böyle bir şeyde uluslararası kurumlar bize destek vermeye hazır. Bu konuda bir sorun çıkmaz, yeter ki yerel ayağını biz halledelim.

 

İlerleyen zamanlarda Bologna ile birlikte öyle bir film bulunsa restorasyonu yapılarak gösterime hazırlanabilir mi?

 

Hayalimiz bu zaten. Bunu başarabilirsek çok mutlu oluruz. Böyle bir durumda filmleri en doğru kanallara ulaştırırız. Ne güzel bir şey olur, böyle bir misyonumuz olsa. Bu, kültürel ve sanatsal mirası korumakla da ilgili bir şey. Eskiler ne kadar güzeldi demek için festivali yapmıyoruz. Biraz da eski filmleri günümüze kazandırmak, bu değerleri günümüze taşımak derdimiz.

 

Geçen seneki Fransız Avangard filmleri bu sene de devam ediyor. Jean Epstein sinema tarihinin önemli isimlerinden biri. Biraz da onun filmlerinden konuşalım.

 

Epstein sessiz sinema için çok önemli ve değer verdiğimiz bir yönetmen. Sinemanın özüne dair düşünmüş bir insan. Teorik olarak da önemli, fotojeni kavramını ortaya koymuş. Mantık üzerine kurulu bu dünyada aslında algıların sınırlarını genişletecek bir şey olarak görüyor sinemayı. Teorik çerçevesinin yanı sıra aslında tüm bunları sinematografisine de yansıtıyor. Beş filmini göstereceğiz. Moğol Aslanı, Usher’ın Evi ve kısa filmleri var. Sinemanın Genç Okyanusları isimli, kardeşi Marie Epstein’ın yer aldığı belgeseli de seyredeceğiz. Marie Epstein oyuncu, yönetmen ve senarist. Aynı zamanda ağabeyinin filmlerinde oynamış, ona senaryolar yazmış. İki kardeşin hikâyesini anlatan belgeselde Epstein sinemasına dair çok fazla ipucu bulacağız. 2011 yapımı bu belgeselle ilk defa bir sesli filme yer vermiş oluyoruz böylece. Bu da kapanış filmi gibi olacak. Geçen sene de Fransız avangardları arasında Dulac’ı göstermiştik, bu sene Epstein bizlerle. Kim bilir, belki önümüzdeki yıl Abel Gance’la devam ederiz.

 

Alman Ekspresyonist Sineması’ndan Algol var programda. Onun seçimi nasıl gerçekleşti?

 

Filmin restorasyonunun ardından Pordenone Sessiz Film Festivali’nde ilk gösterimi oldu. Orada çok etkilendik. Aynı zamanda restorasyonu gerçekleştiren Stefan Drössler bizim geçen seneki konuğumuzdu. Bu yıl da yine kendisinden bu filmi rica ettik, o da çok sıcak yaklaştı. Bu yıl film tüm dünyayı dolaşacak ama Pordenone’den sonra ilk biz aldık. Bu anlamda Goethe bize çok destek oldu, onu da vurgulamak istiyoruz. Drössler kataloğumuzda da filmle ilgili çok güzel bir yazı yazdı. Film, o günlerde günümüzde tartıştığımız çevre sorunu üzerine eğiliyor. Bugüne dair de çok şey söylüyor. Filme Stephen Horne ve Frank Bockius birlikte eşlik edecekler ve çok etkileyici bir gösterim olacağını düşünüyoruz, bizler de çok heyecanlıyız.

Festivalin bu seneki konuklarından da bahsedelim isterseniz.

 

İtalya’da sessiz sinemaya önem veren iki tane önemli festival var: Biri Bologna’daki Cinema Ritrovato, diğeri de Pordenone Giornate del Cinema Muto. Bu iki festivalin direktörü de burada bizlerle olacak. Bizim için bu bulunmaz bir fırsat. Cinema Ritrovato direktörü Gian Luca Farinelli ilk yıldan beri bizim resmi destekçimiz ve bizi her anlamda çok destekleyen biri. Bologna’dan gelen filmlerin sunumlarını da yapacak aynı zamanda. Diğer isim de Pordenone’den Jay Weissberg. O da Türkiye’ye gelip giden, Türkiye’yi ve Türkiye sinemasını iyi tanıyan biriydi zaten. Sessiz sinemayla olan bağı bizi daha da fazla bir araya getirdi. O da bizim çekirdek kadromuzdan biri oldu. Osmanlı’dan Görüntüler seçkimizin de küratörlerinden biri kendisi. Elif Rongen Kaynakçı danışmanımız ama bizim için danışmandan çok öte bir isim. İlk baştan beri organizasyonun bir parçası haline geldi. Onunla kurduğumuz ilişki bize çok şey öğretti ve yol gösterdi. Alman Sinemateki’nden Martin Koerber de çok önemli bir isim. Elżbieta Wysocka Polonya Sinemateki’nden konuklarımız arasında. Onun dışında söylediğimiz gibi Marcello Seregni kitabını ve filmini sunmak için burada olacak. Müzisyenlerden Stephen Horne, çok önemli bir piyanist ve çok yönlü bir müzisyen. Dünyadaki sessiz sinema festivallerinde aranan isimlerden. Yine Frank Bockius, Daniele Furlati var. Yerli müzisyenlerden Ayşe Tütüncü, Utku Öğüt, Erdem Dicle, Cihan Gülbudak, Burak Ayrancı, Çiğdem Borucu, Güniz Alkaç, Nurcan Betül Arısoy, Uninvited Jazz Band, Vuslat Çiftdal ve Kemal Ender Kıvanç olacak. Epstein’lardan birinde teremim performansı olacak. Fransız müzisyen Carroll Catcher aslında saksofoncu fakat DJ setiyle bir performans gerçekleştirecek. Orson Welles’in Too Much Johnson filmine eşlik etmişti ilk yılımızda bu yıl ise Kalabaka’ya eşlik edecek.

 

O zaman festival sadece filmleri restore edenleri, Sinematek direktörlerini ve küratörleri değil, bu alanda dünyanın aranan müzisyenlerini de bir araya getirecek.

 

Kesinlikle öyle. Bizim böyle bir hedefimiz de var aslında; yerli müzisyenler arasında sessiz sinema müziği yapmak konusunda da bir ilgi uyandırmak istiyoruz. Yurtdışındaki festivallerde çok klasik enstrümanlarla eşlik ediliyor filmlere. Piyano, davul, perküsyon bazen de üflemeliler kullanılıyor. Biz ama müzik alanında biraz daha deneysel boyut katmak istiyoruz. Bu yüzden Türkiye’deki genç ve yerli müzisyenlere bir imkân açması açısından da yeni bir bakış oluyor. O yüzden çoğu kez yurtdışından gelen küratörler çok şaşırıp hayran kalıyor.

 

Bu yıl sanıyorum artık film günlerinin oturduğunu söyleyebiliriz.

 

Tabii ki. Bunu organizasyonel anlamda söyleyebiliriz, ama maddi anlamda maalesef söyleyemeyiz. Hâlâ bir sponsorumuz yok, bu yüzden bir ekip oluşturamıyoruz. Kültür kurumlarının desteği sayesinde ayağa kaldırmaya çalışıyoruz festivali ama yine de yükü çok fazla. Bir de festivalimizde her filmin gösterimi aslında başlı başına bir organizasyon. Müzisyeni, sunumu derken bir sürü bileşen ortaya çıkıyor. Bütçe durumu yüzünden müzisyenlerimiz yarı gönüllü şekilde çalmak durumunda kalıyor.

Organizasyon anlamında ilk defa bu sene on beşe yakın gönüllü arkadaş bize destek olacaklar. Sessiz sinemayı seven, zevk alan arkadaşların aramıza katılmalarına çok sevindik. Biz biraz kendimizi yalnız hissediyorduk açıkçası. Üç senedir festival programı yapmanın yanı sıra afişleri duvarlara asıyoruz, filmleri depolardan alıyoruz, sunumunu yapıyoruz, katalog yazısını yazıyoruz, ara yazı çevirilerini yapıyoruz. En azından daha az bölünerek bir formüle oturtulabilir diye düşünüyoruz. Bu sene gönüllü arkadaşların varlığı bizi iyi hissettirdi. İleride bir ekibe dönüşebilirsek organizasyonel anlamda rahat nefes alabileceğiz sanırım.

 

İlerleyen yıllarda film günleri yeni bölümlerle büyüyecek mi?

 

Festivali başka şehirlerde de yapmak, sene içinde çeşitli gösterimler düzenlemek istiyoruz. Farklı şehirlere gidebilirsek buradaki müzisyenlerle de tanışabilir ve bu deneyimi daha fazla sayıda kişiyle paylaşabiliriz.

 

Son olarak katalogdan da bahsedelim isterseniz, çünkü o da bir kitap gibi kurgulanıyor.

 

Kataloğumuz yalnızca film tanıtım yazılarından değil, aynı zamanda makalelerden oluşuyor. Türkçe sessiz sinema üzerine kaynaklar çok sınırlı, bu katalogda yer alan makaleler bir yandan da kalıcılık açısından önemli bize göre. Umarız ki önemli bir referansa dönüşebilir. Kataloglarımız aslında birer kitap aynı zamanda sayı sayı. Öyle düşünüyoruz ve devam ettirmek istiyoruz. Bazı filmlerle ilgili iki makale var; restorasyon süreçlerini anlatan bir makale var ama tarihsel sürecini anlatan başka bir makale daha var. Çok zengin bir katalog oluyor, Türkiye’den ve uluslararası alandan pek çok sessiz sinema uzmanının yazılarıyla geniş bir perspektif sunuyor.

 

Fotoğraflar: Cemil Akgül