2016’da Bağımsız Sinemanın Durumu
Barış Saydam - İnceleme December 09, 2016

Bağımsız sinemayla uğraşan yönetmenler için filmlerin bütçelerini tamamlamak büyük bir özveri ve enerji gerektiriyor; piyasanın şartlarına teslim olmamak ve istediği filmi tam anlamıyla çekebilmek gittikçe zorlaşıyor. Ancak sinemanın içerisinde bulunduğu yapısal sıkıntılar içerik, biçim ve estetik anlamında yapılan sığ ve tekdüze filmleri haklılaştırmıyor. 

Geçtiğimiz sene Başka Sinema bünyesinde, 2015 yılında öne çıkan filmlerden Abluka 6, Rüzgarın Hatıraları 7, Sarmaşık ise 14 kopya ile vizyona çıktı. Üç film de ortalama 23-26.000 seyirci aralığında bir rakama ulaştı. Bu yıl ise Albüm 8, Kalandar Soğuğu 9, Rüya 12 ve Babamın Kanatları 15 lokasyonda gösterime girdi. Oscar yarışı içerisindeki Kalandar Soğuğu’nun 20.489 kişilik seyirci sayısı dışında, bahsi geçen diğer filmlerin ortalaması 3-5.000 arasında seyrediyor. Türk filmlerinin lokasyon sayısı çoğu zaman çift haneli rakamları bile görmüyor. Eğer bağımsız Türk filmlerinin gösterim mecrası sadece Başka Sinema olacaksa, Başka Sinema içerisinde de yerli ve yabancı filmlere yönelik belirgin bir politika oluşturulması, Başka Sinema’nın salonlarının arttırılması, bu oluşuma destek olabilecek ve genişletebilecek öneriler getirilmesi gerekiyor. Başka Sinema üzerinden devam etmeyecekse de, buna yönelik bağımsız filmlerin dağıtım stratejileri için Sinema Genel Müdürlüğü’nün pazardaki tekeli ve haksız rekabeti önleyici tedbirler almasında fayda var. Fransa’daki CNC benzeri bir kurum üzerinden mi yapılır bu, yoksa doğrudan Sinema Genel Müdürlüğü kendisi mi böyle bir düzenlemeye gider, bunun alternatiflerinin tartışılıp konuşulması gerekiyor. Bu şekilde filmlerin de Başka Sinema’nın da sürdürülebilirliği uzun vadeli baktığımızda zor gözüküyor.

 

Türkiye’de sinema sektöründe devletin hâlâ yapısal ve yasal olarak sinema alanında etkili adımlar atmaması, bunun yerine filmlere maddi destek vererek günü kurtarması geleceğin de belirsizleşmesinde başlıca faktörlerden biri. Ortada çarpık bir düzen var. Sinema Genel Müdürlüğü her yıl çeşitli dönemlerde filmlere maddi açıdan destek oluyor ve destek verdiği filmlere çeşitli kriterler getiriyor. Bunlardan birisi de filmlerin vizyona çıkma zorunluluğu. Bu yüzden de her sene sonunda pek çok Türk filmi göstermelik olarak bir haftalığına vizyonda kalıyor ve yapılan ikili anlaşmalar gereği yıl içerisinde vizyona girmiş kabul ediliyor. Ama işin ironik tarafı, aynı filmler göstermelik vizyonlarını tamamlayıp gerçekten aldıkları tarihlerde vizyona girmek istediklerinde de zaten filmlerini oynatacak salon bulamıyorlar. Devlet bir taraftan film yapımına destek veriyor, filmlerin finansal olarak gerçekleştirilmesini sağlıyor ama öte taraftan da desteklediği filmlerin vizyona güç bela girmesini ve seyirciye ulaşamamasını dikkate almıyor. Buradan belirli bir plânlama ve programlama olmadığı sonucunu çıkarıyoruz. Yıl içerisinde yüzün üzerinde filmi destekleyip onlara finansal kaynak yaratmak, onlara gösterim alanı açmadığınızda pratikte karşılığı olmayan bir çabaya dönüşüyor.

 Albüm

Yönetmenler ve Festivaller

 

İşe bir de film çekenlerin, çekmeye çalışanların açısından baktığımızda ise orada bambaşka bir tablo var. Yönetmenler bir şekilde projelerini kabul ettirip filmlerine belirli oranda devlet desteği sağladıktan sonra, bütçelerini tamamlamak için festival fonlarında yeni bir arayışa giriyorlar. Eurimages, festival fonları ve diğer benzeri arayışlarla bütçe denkleştiriliyor, film tamamlanıyor. Sonrasında da yönetmen filmini tamamlamanın mutluluğunu yaşayamadan, gösterim ve para ödülleri için festivallere başvuru süreci başlıyor. İkinci bölüm, ilkinden daha stresli. Çünkü ilkinde aldığı desteklerin yanında çeşitli yerlere de borçlanan, zor şartlar altında filmini tamamlayan pek çok yönetmen en azından filme yaptığı masrafı karşılamak için festivallerin verdiği ödüllere muhtaç ne yazık ki. İlk filmini çeken bir yönetmenin düştüğü durumu düşünebiliyor musunuz? Bütün zorluklarla mücadele ederek hayallerini gerçekleştirmiş, ilk filmini tamamlamış, festival programına alınmış, film seyirciyle buluşmuş ama yetmiyor. Ödül kazanması gerekiyor. Ödül kazanıyor, filmin giderini karşılıyor ve yeni filmini çekmek için yeniden aynı aşamaları baştan sona geçmek zorunda kalıyor.

 

Hâl böyle olunca film festivalleri de sadece seyircilerle filmleri buluşturan ortak mekân olma özelliğinden çıkarak, filmlerin ve yönetmenlerin hayatlarını sürdürmeleri için zorunlu kaldıkları bir çeşit ayakta kalma mücadelesinin yaşandığı platformlara dönüşüyor. Dışarıdan bakıldığında bir şöleni andıran festivaller, içeriden bakıldığında son derece sert piyasa şartlarının işlediği, insanların birbirlerini tarttığı, iş ilişkilerinin kurulduğu, herkesin birbirine bir şeyler pazarladığı film marketleri andırıyor. Ödül törenlerinde de işin içinde filmleri yarışan yönetmenler için önemli sayılabilecek para ödülleri olduğu için jürilerin üzerine büyük bir sorumluluk yükleniyor. Çoğu zaman jüriler bu sorumlulukla yüzleşmemek ve sektördeki ilişkilerini bozmamak adına şeker dağıtır gibi festivalde yarışan neredeyse her filme bir ödül veriyorlar. Bu sene düzenlenen festivallerde örneğin şöyle bir tablo oluştu: Adana Altın Koza Film Festivali’nde Albüm En İyi Senaryo ve En İyi Yönetmen ödüllerini aldı, ancak festivaldeki en büyük para ödülünün verildiği En İyi Film ödülünü Koca Dünya kazandı. Bir filmin senaryosu ve yönetmenliği seçki içerisinde en iyi ise, film nasıl en iyi olamıyor sorusu akıllarda kaldı. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ise Adana’da önemli kategorilerde ödül kazanan Albüm, hiç ödül kazanamadı. Tereddüt filmi ise Uluslararası Yarışma ve yan jürilerin ödülünü kazanırken Ulusal Yarışma’da En İyi Kadın Oyuncu dışında bir ödüle ulaşamadı. Boğaziçi Film Festivali’nde ise En İyi Film Albüm, görselliğiyle öne çıkan Koca Dünya ise En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü. Filmler aynıyken, yarışma jürilerinde yer alan kişilerin görüşleri ve bulundukları festivaldeki para ödülleri tablodan da anlaşıldığı gibi günün sonunda ödül törenindeki sonuca da etki ediyor. O halde festivallerin iyiyi seçme ve ödüllendirme adına hakkaniyetli davrandığını söyleyebilir miyiz? Ya da her şeyin sermaye ve pazar ekonomisiyle döndüğü bir ortamda böyle bir beklenti içine girebilir miyiz?

 

Sektör olamamanın getirdiği yapısal problemler beraberinde pek çok sorunu da silsile halinde getiriyor. Filmini yapıp vizyonda gösteremeyen yapımcı ve yönetmenler, çıkış yolu olarak festivalleri önemli birer gelir kapısı olarak görüyor. Bu durumda, onları nasıl suçlayabiliriz ki? Festivaller de yeni ortaya çıkan ihtiyaçlar ve eğilimler çerçevesinde yönlerini değiştiriyorlar. Plân ve program olmadığında piyasa içerisindeki faktörler boşlukları doldurmaya, yanlışlar yeni yanlışlarla birlikte büyüyerek içinden çıkılması zor durumlara neden oluyor. Bu tablonun altında sıkışan filmlerin ise kalitesi, ne oldukları, içeriklerini anlatırken hangi biçimsel kaygılar taşıdıkları, gelenekle ve toplumla nasıl bir ilişki kurdukları hâliyle geri plânda kalıyor. İsterseniz biraz da üretilen filmlere bakalım.

 

Minimalist ve Ezber Filmler

 

Ortada bir “festival ticareti” olduğundan, sektöre girmeye çalışan yeni yönetmenler de dolaşım ağının kurallarını, muteber filmlerin içerik ve biçimsel özelliklerini, garantili formülleri ve olası gösterim yerlerini çabuk öğreniyor. Bu yıl Adana’da izlediğimiz Geçmiş ve Dar Elbise, Antalya’da gösterilen Eşik ve Toz, İstanbul Film Festivali’nde yolculuğuna başlayan Tarla tam da bahsettiğimiz ezberin üzerinden giden miminalist anlatımla festivallerde ilgi çeken bunalımdaki adam, geçmişini bulmaya çalışan karakter, kadının toplumdaki yeri ve çözülen çekirdek aile anlatılarına örnek gösterilebilir. Bahsi geçen filmlerden Geçmiş ve Tarla fazlasıyla Nuri Bilge Ceylan sinemasından etkilenip biçim olarak onu taklit ederken, Dar Elbise ise kadının toplumdaki konumunu sorgulamaya çalışırken yüzeysel, tekdüze ve kitsch bir dünyanın içerisinde gülünçleşiyordu. Geçen yılki Mustang örneğinde olduğu gibi kendi kendine oryantalizmin, dışarıya şirin gözükme çabasının yeni bir veçhesiydi. Toz’da Türkiye’den Afganistan’a doğru bir yolculukla geçmişiyle yüzleşmeye çalışan kadın karakterin hikâyesi, filmin senaryosundaki boşlukların yanı sıra Türkiye ve Afganistan, Türk/Arap kimlikleri üzerinden kendisini ayrıcalıklı ve üstün bir konumda tutuyor, ana akım sinemanın Beyaz Türk bakışı üzerinden kurduğu tahakküme dayalı temsili yapıyı farklı bir coğrafyada yeniden üretiyordu.

 

Siyah Karga filminde Fransa’da yaşayan İranlı bir aktris gençliğinde terk ettiği köyüne, Türkiye-İran sınırı üzerinden illegal bir şekilde geçmeye çalışıyordu. Titizlikle hazırlanmış kartpostal estetiğindeki manzara resimlerinin yanı sıra film, fazlasıyla “garantili” oluşu; festivallerde izlediğimiz, artistik yanı kuvvetli ama içeriği fazla hesapladığından ve köşeleri düzleştirildiğinden net bir sözü olmayan bir yapım olarak öne çıkıyordu. Doğu’da yaşananları çocukların gözünden aktarmaya çabalayan Rauf filminde de benzer sıkıntı vardı. Net bir bakış açısı, bir söylem üretmek yerine yaşananların etrafında dolaşan, çocukların bakışı üzerinden meseleyi insani ve naif bir tabana çekmeye çalışan yapım sonlara doğru melodram kalıplarına teslim olarak iyice zayıflıyordu. Babası öldüğü için annesi ve kız kardeşiyle birlikte hayata tutunmaya çalışan ilkokul öğrencisi Ali’nin hikâyesini anlatan Mavi Bisiklet ise, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin bundan yaklaşık altmış yıl önce çok daha estetik ve görsel dilin ötesinde insanın içsel çelişkilerini de ele alarak anlattığı konuların bir benzerini, sinemanın temel unsurlarından yoksun bir biçimde perdeye taşıyordu. Bu açıdan değerlendirildiğinde, son dönemde festivallerde sıkça izlediğimiz minimalist filmlere eklemlenen yeni bir halka gibiydi. Rüzgârda Salınan Nilüfer ise yeni orta sınıfların bilinçaltını gözlemlemeye çalışırken dizi estetiğine yaslanan bir kolaycılığa düşüyor, yer yer şematizm tuzağından sıyrılamıyor, anlattığı hikâyeye inandırıcılık katamıyordu.

 

Toz Bezi, gündelikçi iki kadının hikâyesi üzerinden efendi/köle, üst sınıf/alt sınıf çatışması bağlamında milliyet, etnisite, emek ve kadının toplumsal konumu gibi konuları ele alırken, öncesinde çekilen bu tarz filmlerin zayıf sinematografilerine karşın festivallerde sıkça seçkilerin içine alınması, ödüllendirilmesi ve abartılması nedeniyle büyük bir tartışma yarattı. Son dönemde Kürt sorunu ve Kürtlerle ilgili hikâyeleri anlatan, ama bu sorunun derinlerine inemeyen, net bir söylem üretmektense, “ben sadece durumun resmini çekiyorum” kolaycılığına düşen filmlerin sayıca artması ve alan kazanması tartışmanın ana minvaliydi. Kendi adıma söyleyecek olursam, Toz Bezi’nin samimiyetinden şüphe etmedim, festival çarkının içinde olalım diye çekildiğini düşünmedim; ancak filmin mevcut damar üzerinden yürüdüğünü ve bu alanda yeni bir açılım getirmediğini, aynı minimal anlatı kalıpları içerisinde güvenlikli sularda kendini demirlediğini düşünüyorum. Babamın Kanatları ise senaryo, karakter temsiliyetleri ve inandırıcılık konusunda sıkıntıları olan bir filmdi. Yeni gerçekçi damar üzerinden gitmeye çalışan yapım, yeni bir Maden, Demiryol ya da Çark değildi. Ancak tüm kusurlarına rağmen içinde bulunduğumuz dönemin toplumsal, sosyal ve ekonomik dönüşümünü ve sermaye/emek karşıtlığını arka plânına alarak akılda kalıcı bir bakış sunuyordu. Bu açıdan toplumdan kopuk, kendisine ve çevresine yabancılaşmış festival filmleri arasında eksiklerine rağmen bir adım öne çıkmayı başarıyordu.

 Tereddüt

Ustaların Filmleri

Son dönem Türk sinemasının başarılı yönetmenlerinden Derviş Zaim, Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu ve Zeki Demirkubuz’un son filmleri de bu yıl gösterime girdi. Derviş Zaim filmografisindeki diğer filmler gibi Rüya’da da geleneksel sanatlarla uğraşan başkarakterin dönüşüm hikâyesini, kendine has bir biçim ve üslupla ele alıp Türk sinemasında denenmemiş bir anlatı yapısı inşa etmeye çalışıyor. Film, yüzeydeki sıkıntılarına karşılık bir dil yaratma çabası, sinemanın biçimsel dönüşüme uğratılmadan sadece içeriğiyle oynayarak bir şeylerin yapılamayacağını göstermesi açısından zihin açıcıydı. Reha Erdem Koca Dünya’da Hayat Var’daki çocukların yolculuğunun devamı niteliğindeki hikâyesinde yarattığı büyülü ve masalsı görsel dünyanın içerisinde çocuk karakterlerin psikolojik tahlillerini yapıyordu. Yönetmenin sinemasını bilenler için Koca Dünya aşinalık hissi yaratırken, bunun ötesinde filmografisindeki filmlerden ayrılan herhangi bir unsura yer vermiyordu. Yeşim Ustaoğlu Tereddüt’te güçlü kadın karakterleri üzerinden ataerkil bir toplumda kadın olma hâlini ele alıyor, cüretkâr ve sert bir hikâyeyle karakterlerinin isyanını vurguluyordu. Zeki Demirkubuz ise Kor’da iki erkek arasında kalan bir kadının çıkmazı üzerinden sinemasının alameti farikalarından ahlâk, etik ve ikiyüzlülük gibi meseleleri sorguluyor; insan ruhunun karanlık yanlarına doğru seyirciyi bir yolculuğa çıkarıyordu. Reha Erdem gibi Demirkubuz da kendi sinemasındaki bildik sularda geziniyor, risk almıyor, yeni bir şey denemiyor, kendi seyirci kitlesine yönelik filmografisi içinde “sıradan” diyebileceğimiz bir filme imza atıyordu.

 

Sürpriz Çıkışlar

Bu yılın bağımsızları arasında üç tane de sürpriz çıkış vardı: Erhan Tuncer’in filmi Ağustos Böcekleri ve Karıncalar, Rıza Sönmez’in Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı Var isimli eseri ve Mehmet Can Mertoğlu’nun Albüm filmi. Erhan Tuncer filminde işlevsiz bir çekirdek ailenin fertlerinin yüzleşme hikâyesi üzerinden içerisinde sürprizler de barındıran, derinlikli karakterlerin olduğu, iyi işleyen bir senaryoya sahip ve ana damar üzerinden ilerlemeyen özgün bir hikâyeye imza atıyordu. Filmin en büyük handikabı, diyalogların fazlasıyla uzun ve yer yer tiyatrovari bir atmosferin filme egemen olmasıydı. Diğer bir eksiklik ise, filmin zayıf ve sönük görsel dünyasıydı. Daha iyi bir bütçeyle, iyi bir mekân ve görsel çalışmayla Ağustos Böcekleri ve Karıncalar yılın en iyi filmleri arasında yer alabilirdi.

 

Oyuncu Rıza Sönmez’in Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı Var filminde, Sönmez seyircileri kısa bir Kars gezintisine davet ediyordu. Ancak bunu yaparken çok zekice sinemasal çözümler geliştiriyor, muzip bir dil ve eksantrik karakterlerle birlikte sıradan bir şekilde “gezelim-görelim” tadında olabilecek bir belgeseli seyirliği yüksek, keyifli ve etkileyici bir çalışmaya dönüştürüyordu. Görme engelli bir şarkıcının gece hazırlayacağı program için kendisine müzisyen aramasıyla başlayan hikâye, Orhan Pamuk’un Kar romanından Kars’ın doğal güzelliklerine, tarihi yapılarına ve kültürel öğelerine kadar uzanan geniş bir yolculuğa dönüşüyordu.

 

Albüm ise, bir çiftin evlat edinme hikâyesi üzerinden sahte bir tarih yazımı mevzusunu merkezine alıyor, meselesini toplumsal ölçekte insan manzaralarıyla destekleyerek resmin bütününe ulaşmaya çalışıyordu. İskandinav sinemasındaki donuk bir oyunculuğun, durağan plânların ve kara mizahın kullanıldığı yapım, bu açıdan bakıldığında meselesinin tanıdıklığına karşın biçimsel olarak da mevcut sinema geleneğimizin dışarısında yer alıyordu. Ancak biçimsel tercihleri bizim sinemamızın dışında olsa da, öte yanıyla dünyadaki festivaller için formül sayılabilecek bir anlatı yapısına sahipti. Yine de usta diye tabir edebileceğimiz yönetmenlerin filmlerini bir kenara bıraktığımızda, belirli bir standardı yakalayabilen ender bağımsız filmlerden biriydi.

 Mavi Bisiklet

 

Genel Bakış

 

Genel olarak bağımsız sinemada gösterilen filmlere baktığımızda, içerik olarak toplumsal meselelere yer veren, çocuk karakterler üzerinden sert bir politik iklimi naifleştirmeye çabalayan, kadının toplumdaki konumunu sorgulayan filmlerin sayısı arttı. Ancak içerikleri önemli meselelere yer veren filmlerin çoğunluğunun 1990’lardan beri sinemamızda süregelen minimalist film yapma pratiklerini devam ettiren, herhangi bir açılım ya da gelişim kaydedemeyen yapımlar olduğunu görüyoruz. Filmlerin içerikleri üzerine düşünen yönetmenlerin biçimleri için aynı hassasiyeti taşımadığını, çoğu zaman işleyen mevcut sistem içerisinde kabul görecek ürünler ortaya çıkarttıklarına şahit oluyoruz. Kesit filmleri festivallerde aldığı ödüllerden sonra neredeyse bir formüle dönüşmüş durumda. Yönetmenler bunu bir kolaycılığa çevirerek dert sahibi olmadan, derman olma sorumluluğu taşımadan “siz ne düşünüyorsanız filmim onu anlatıyor” üçkâğıdına girmeye başladı. Filmler her zaman çok asil hedeflerle, büyük sözler söylemek için ya da doğrudan bir mesaj vermek adına çekilmese de, çekim sürecinde bir amaç taşımasını, bir seyirci grubunu hedeflemesini beklemek sanıyorum çok da fazla bir beklenti değil. Ancak üniversitelerin sinema bölümlerinde okuyan ve film çekmek isteyen pek çok genç ile ilk filmlerini çeken yönetmenler arasında bu noktada büyük bir paralellik var. Kişisel tatmin, çevreye hava atma gibi motivasyonlar film çekmenin amacı olmuş durumda. Film çekerek bir yönetmen para kazanabilir, meşhur olabilir, saygı görebilir ama bu kazanımlar amacın kendisi olduğunda ortaya çekenin de ne yaptığını tam anlamıyla bilmediği bir tür kimsesiz filmler mezarlığı ortaya çıkıyor.

 

Bağımsız sinemayla uğraşan yönetmenler için filmlerin bütçelerini tamamlamak büyük bir özveri ve enerji gerektiriyor; piyasanın şartlarına teslim olmamak ve istediği filmi tam anlamıyla çekebilmek gittikçe zorlaşıyor. Ancak sinemanın içerisinde bulunduğu yapısal sıkıntılar içerik, biçim ve estetik anlamında yapılan sığ ve tekdüze filmleri haklılaştırmıyor. Ana akım sinemadaki yönetmenler gibi bağımsız sinemada da işin başlıca aktörleri garantili oynamayı ve günü kurtarmayı tercih ediyor. Bu noktada, devletin filmlere yaptığı maddi desteğe ek olarak filmlerin görünürlükleri için de bir alan açılması, yönetmenlerin festival bağımlılığından kurtarılması ve filmlerin daha çok kişi tarafından seyredilerek tartışılmasını sağlayacak yöntemler üzerinde düşünmenin hepimizin sorumluluğu olduğu kanaatindeyim. Aksi takdirde, herkes ortadaki koca boşluğa gözünü kapatıp temaşadan kendince ihtiyacı olanları alıp günü kurtarmakla yetinmeye devam edecek.

 

 

*Rakamlar boxofficeturkiye.com sitesinden alınmıştır. (Erişim: 05 Aralık 2016)

 

Not: Geçtiğimiz seneki festivallerde gösterilen Kalandar Soğuğu, Kümes, Memleket, Kasap Havası, Misafir, Muna, Yarım, Arama Motoru ve 91.1 gibi filmlere yazıda yer verilmemiştir. Bu filmleri ele alan geçen senenin değerlendirme yazısını okumak için tıklayınız.