Feyzi Tuna:“Kuyucaklı Yusuf’tan Sonra İçimde Bir Şey Kırıldı”
Barış Saydam - Söyleşi 15 Kasım 2016

O dönemde birçok yönetmenin âdeta ikinci yönetmeni gibi çalışıyordum. Mesela Memduh Ün’ün saat sekiz deyince uykusu gelirdi. O çağırırdı, onun filmlerinin gece sahnelerini çekerdim. İyi de para kazanırdım. Ertem Eğilmez’in çatışma sahnelerini çekerdim. Bu cins sahneleri Feyzi Tuna iyi çeker gibi bir algı oluştu piyasada.

1964'te Vincent Minelli'nin Some Came Running filminden uyarladığı Aşka Susayanlar filmiyle yönetmenliğe başlayan Feyzi Tuna, Yeşilçam’da avantür film dönemi ortaya çıkmadan önce hareketli filmlerin en çok aranan yönetmenleri arasındaydı. Aram Gülyüz, Semih Evin, Halit Refiğ, Memduh Ün ve Ertem Eğilmez başta olmak üzere pek çok yönetmene asistanlık yaptı. Jean Pierre Melville'nin Kiralık Katil'inden Tek Kurşun (1968), Marlon Brando'nun Aşk ve İntikam filminden Dağların Kartalı (1970), Frank Capra'nın A Pocketful of Miracles'ından Elmacı Kadın (1971) gibi filmler uyarladı. Daha sonra Türk Edebiyatı'na yönelerek Osman Şahin'in Musallim ile Kuşde'sinden Kızgın Toprak'ı (1973), Necati Cumali'nin Öç eserinden Tutku'yu (1984) ve Sabahattin Ali'nin aynı adlı eserinden Kuyucaklı Yusuf'u (1985) sinemaya taşıdı. Ancak Kuyucaklı Yusuf’un çekim ve laboratuar sürecinde yaşadıkları Tuna’yı sinemadan uzaklaştırdı. Hâlen Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-Televizyon Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye devam eden yönetmenle sinema serüvenini, filmlerini ve sinemayı bırakmasının sebeplerini konuştuk.

 

Sinemaya nasıl başladınız, isterseniz öncelikle onunla başlayalım.

 

On üç yaşımdayken, 1952’de, yaşadığım kasaba olan Söke’ye bir film ekibi geldi. Baha Gelenbevi’nin yönetmenliğinde Boş Beşik isimli filmi çekeceklerdi. Sinemaya merakımdan dolayı otelde onlara dâhil oldum. On üç yaşındayım daha, sigara almaya filan gönderiyorlardı. Filmin başrol oyuncularından Bülent Ufuk, Ege’de çok tanınan bir oyuncuydu. Muhterem Nur da oynuyordu. Bir gün akşamüzeri otele gittim, yine onların arasına karışmaya çalışıyordum. Muhterem Nur nasıl film çekildiğini görmek ister misin, dedi. Çok isterim, dedim. Yarın sabah yedide gel, seni minibüse alayım, dedi. Ertesi sabah ben kaçırmayayım diye beşte gittim. Muhterem Nur beni gördü, yanına aldı. Söke’nin yakınlarında Ortaklar diye bir kasaba var, oradaki derede sahne çekimi vardı. Orada bir şey dikkatimi çekti. Sinema benim için oyuncu departmanından ibaretti, ama orada bir adam var ve her şeye hâkim. Önünde büyük bir saygıyla duruyorlar. Akşam otele dönünce, Muhterem Nur ne gördün, ne hissettin diye sordu. O size talimatlar veren rejisör Baha Bey gibi olmak istiyorum, dedim. Bu heves hiç eksilmedi içimde. Liseyi bitirdim, İzmir Ticari Bilimler ve Akademisi’nde okuyordum. 1961 yazında İstanbul’a gittim. Ablam ve eniştem orada yaşıyordu. Onların misafiri oldum. Memduh Ün’le bir mektuplaşmam oldu. Bir film çekecekti, o filme oyuncu olarak katılmak istediğimi söylemiştim. Filmin çekimi ertelendi. Onu buldum, sinemacı olmak istiyorum, sizinle çalışabilir miyim, dedim. O da şu sıralar film yapmıyorum, dedi. Metin Erksan filme başlayacak diyerek onun Kurtuluş’taki adresini verdi. Oraya gittim. O da filmi bitirdiğini söyledi. Üç ay yazıhane yazıhane dolaşarak reji asistanlığı bulmaya çalıştım, olmadı. İzmir’e geri döndüm. Ertesi yaz yine İstanbul’a gittim. Kapı kapı dolaşıyorum ama herkes beni atlatıyor. 1962’de geri dönmemek üzere gittim. Ama yine çıkış yolu bulamıyorum. O sırada ağabeyimin arkadaşı olan Sökeli Orhan Çubukçu isminde tiyatro kökenli ağabeyime rastladım. O Halit Refiğ’in Şehirdeki Yabancı filminde reji asistanlığı yapmıştı. Çevreyi biliyordu, hatta Beyoğlu’nda kiraladığı bir daire vardı, ben de orada kalmaya başladım. Bir akşam Taksim Gezi Parkı’nda Mutfak isimli bir meyhane vardı. Oraya gittik, iki tane votka içtim. Votkalar beni cesaretlendirdi. Orhan ağabey sen Halit Refiğ’i tanıyorsun, bu akşam ona gidelim, dedim. Ne yapacağız diye sordu. Ona beni işe almasını söyleyeceğim, dedim. Kabul etti. O zaman Nilüfer Aydan’la evliydi. Şişli’ye gittik, kapısını çaldık. Bizi içeriyi aldılar. İçeride Ertem Göreç ve Atıf Yılmaz da vardı. Benim varlığımı sorgular gibi Halit Refiğ bana bakınca, sizin hayranınızım ve siz bir filme başlamışsınız, size asistanlık yapmak istiyorum, dedim. Benim bir asistanım var, kontenjanım dolu dedi ama o kadar yalvardım ki, Ertem Göreç’le Atıf Yılmaz çok etkilendiler. Biz film çekiyor olsaydık biz alırdık, bu kadar hevesli birini reddetmek doğru değil, al bunu ikinci asistan olarak, dediler. Halit Refiğ de prodüktör Nahit Ataman yarın sabah beni almaya gelecek, onunla konuşurum, sen yarın beni ara, dedi. Ertesi gün erkenden gittim. Nahit Ataman’a bu genç adam asistanım olmak istiyor, dedi. O da Halitciğim sen nasıl uygun görürsen deyince, ben de onlara katıldım. Bakırköy’de bir tekstil fabrikasına gittik. Orada çalışıyorlar, ben de kenarda izliyorum. Nasıl katılmam gerektiğini de bilmiyorum. Öğleden sonra fabrikanın bahçesinde bir futbol maçı sahnesi var. Baktım ki, bir türlü organize olamıyorlar. Hiçbiri futboldan anlamıyor. Ben de futbolculuk geçmişi olan biriyim. Halit Bey’e izin verirseniz, ben size bir futbol sahnesi düzenleyeyim, koreografi hazırlayayım, beğenirseniz öyle çekin, dedim. Bir maç organize ettim. Baktım ki birinin onları yönetmesi gerekiyor, kendim de bu işe soyundum. Çok beğendi, tamam seni ikinci asistan olarak aldım, dedi. İki hafta kadar birlikte çalıştık. Oyunculara sufle veriyorum, birinci asistanın talimatlarını iletiyorum. İki hafta sonra çok yağmurlu bir gündü, arabalı vapurla Nahit Bey beni bıraktı. Ben de Halit Bey’e beni eve bırakabilir misiniz, dedim. O da çok yorgunum olmaz, dedi. Yoğun yağmur altında eve gitmek zorunda kaldım. Çok gururum kırıldı, sonra da gitmedim.

 

Ağabeyim o sırada subaydı. Ondan yardım istedim. O da Metin Erksan yedek subaylığını benim yanımda yaptı, dedi. Ondan hayır yok, o filmini yeni çekmiş, dedim. Aram Gülyüz’ü aradı. O da o sırada Kadın ve Tabanca filmine başlayacakmış. Beyoğlu’ndaki yazıhanesine beni çağırdı. Beni üçüncü asistan olarak işe aldılar. Orada da iki hafta çalıştım. Yemekler çok kötüydü. Ekibi bir çeşit isyana organize ettim. Bu organizasyonun kimin tarafından yapıldığı ortaya çıkınca, “sette komünist üçüncü asistan var” diye beni setten kovdular. Anladım ki, sinemayı sevmek yetmiyor, insan ilişkileri de önemli. O sırada Söke’de sinema işletmeciliği yapan Kenan Uyar’ı gördüm. İstanbul’a film almaya gelmiş. Ne yaptığımı sorunca anlattım. Sen yarın benim yazıhaneye uğra, dedi. Ertesi gün gittim, Semih Evin onun arkadaşıymış. Beni tanıştırarak asistan olarak almasını söyledi. O da benim düz asistana ihtiyacım yok, bana aynı zamanda yazabilen biri gerekiyor, böyle bir vasfın var mı diye sordu. Deneyelim deyince, bana O. Henry’nin bir hikâyesini verdi ve sana bir hafta süre, bir senaryo yaz getir, bakayım, dedi. O gece hikâyeden bir senaryo yazdım. Ertesi gün Semih Evin’i buldum. Oğlum ben sana bir hafta süre verdim, ne zaman yazdın, dedi. Okudu, tamam senin kalemin de varmış, dedi. Sonra da bu ara ben bir film çekiyorum, yarısına da geldim. Sen Şan Sineması’na git, benim orada çektiğim bir film var, onun montajını yap, dedi. Ben o ana kadar ne montaj masası görmüşüm, ne montajın ne olduğunu biliyorum. Ertesi sabah gittim. Kendimi tanıttım. Niko diye bir görevli vardı, montaj biliyor musun diye sordu. Bilmiyorum, siz öğretin bana, dedim. Yahu ne iş bunlar diyerek beni montaj odasına götürdü. Öğlene kadar montaj masasını kullanmayı öğretti. Senaryo da bir sigara paketi arkasına, küçük bir not defterine, filmdeki karakterlerin adlarıyla değil oyuncuların adlarıyla yazılmış. Ama filmin bütününe ait değil, parça parça… Bir kısmı hiç yok. Filmin kutularını aldım, bakıyorum. Klaket diye bir şey vardır, sahnenin planlarını ve ayrımlarını göstermek için kullanılır. Semih Evin klaket kullanmıyor ve senaryo diye elime tutuşturulan diyalog parçalarından da hikâyeyi anlamak mümkün değil. Bir hafta süreyle muhtelif defalar filmin tüm parçalarının üzerinden geçtim, bir anlam çıkarmaya çalıştım. Sonunda kafamda bir hikaye belirdi ve o anlayışa göre filmin montajını yaptım. Bir ay sürdü. Bir sabah buluştuk, Şan Sineması’na gittik, filmi izliyoruz. Hiçbir şey söylemedi. Sonra film bitti. Buradaki hikâye nedir dedi, anlattım. Tamam, böyle bir hikâye olabilir ama ben bunu çekmedim, benim hikayem başkaydı, dedi. Oturdu, bir hafta benim bağladığım her şeyi değiştirdi ve başka bir film yaptı. Ama seninki de olurmuş, dedi. Bu, bana çok büyük bir tecrübe kattı. İki yıl çalışsaydım, kurgu denen sistemi ancak öğrenebilirdim. Bir yıl kadar Semih Evin’le çalıştım.

 Kızgın Toprak, 1973

 

Aram Gülyüz ve Semih Evin gibi çok kısa sürede film çeken yönetmenlere asistanlık yapıyorsunuz. Bu tür yönetmenlerle o yaşlarda çalışmak zor değil miydi?

 

Semih Evin’le çalışmak zordu. Çünkü sette kalabalık sahneler var, figürasyonu yönetmen gerekiyor, derdim ki nasıl bir trafik istiyorsun? Kafana göre takıl derdi. Çözmek zorundaydınız. O da yaratıcı düşünme ve plan estetiği konusunda beni eğitti. Bir yıl sonra birlikte çalıştığımız son filmin parasını prodüktörden alamadım. Semih Evin’e gittim. Bu konuda benim yapabileceğim bir şey yok, sen kendi derdini kendin çöz deyince aramız bozuldu. Bu sırada reji asistanlığı teklifi geldi. Kemal Dirim, Kral Film hesabına film çekecek. O çağırdı ve bir sinopsis verdi. Okudum, bundan bir şey olmaz, dedim. Ben böyle bir şeyde çalışmam deyince, sen yaz bir şey getir ona bakalım, dedi. Bunun üzerine o zamanlar daha yönetmenliğe başlamayan arkadaşım Erdoğan Tokatlı’yı buldum. Ona birlikte yapar mıyız diye sordum, o da olur dedi. Kuzguncuk’ta anneannemden kalan bir daire vardı. Birlikte altı gün oraya kapandık. Özgün bir şey için yeterli süremiz yoktu. O sırada ikimizin de çok beğendiği Vincent Minelli diye bir Amerikalı yönetmenin Some Came Running (1958) filmi vardı, ikimiz de çok etkilenmiştik. Onu uyarlamaya karar verdik ve altı gün içinde yazdık. Kemal Dirim’in evine giderek senaryoyu okudum. Çok beğendiler, bunu sen çek, dedi. Benim amacım üç dört yıl asistanlık yapmak, hatta kamera asistanlığı yaparak kamerayı da öğrenmekti. Ama yirmi dört yaşındayım ve bir yönetmenlik önerisi gelmiş, reddetmek de zor. Peki diyerek kast yaptık. Ekrem Bora, Semra Sar ve Ses dergisinden gelen üç kız vardı. Yirmi ya da yirmi iki günde sanıyorum filmi çektik. Montajını yaptım. Ben montaj yaparken de yan odada Ertem Göreç bir filmin montajını yapıyordu. Asistanı da Tunç Başaran’dı. Tunç arada bir odaya geliyordu. İlgisini çekmiş olacak ki, Ertem Göreç’e yan tarafta ilginç bir film var demiş. O da filmi bitirdiğinde bir bana seyrettirir misin, dedi. Montaj bitti, Ertem Bey’in yanına gittim. İzledi. Seslendirmesi bitince de haber ver dedi. Kopya basıldı, haber verdim. Arkadaşlarını da davet ederek filmi göstermeye başladı. Vedat Türkali, Beklan Algan, Halit Refiğ filan… Birdenbire “harika çocuk” diye muamele görmeye başladım. Sonra film vizyona girdi. Her seansa giderek seyircinin tepkisini ölçüyordum. Büyük bir yıkım yaşadım. Yüz yirmi kişi filme giriyor, sonra üç kişi kalıyor. O üç kişi de sektörden insanlar. Ticari olarak başarısızlığa uğradık. Kemal Dirim’in evine borçlarından dolayı haciz geldi. Hâlâ içimde yaradır. Gişesi sıfır olan filmin yönetmenine de tabii hiç talep gelmez.

 

Filmin ticari başarısızlığını neye bağlıyorsunuz?

 

Halka çok yabancı kaldığını düşünüyorum. Atıf Yılmaz filmi izlediği zaman sen tek başına başka bir yönetmensin demişti. Üslup, çekim anlayışı itibariyle film o zamanki Türk film anlayışına benzemiyordu. Daha sonra hakkımda kitap yazmış Dilara (Balcı) Hanım’ın tabiriyle, Fransız Yeni Dalgası etkisi altında kaldığımı söylediler. Özellikle de filmin Godard’ın Serseri Aşıklar (A Bout de Souffle, 1960) filminin etkisini taşıdığını... Doğrudur. Godard’ın filmini iki kez üst üste izlemiş ve etkilenmiştim. Etkisi ağır bir filmdi.

 

Filmin ticari açıdan başarısız olması sizin Yeşilçam’daki konumuzu nasıl etkiledi?

 

İşsiz kaldım. O sırada ilk filmimi seyretmiş olan Memduh Ün çağırdı ve sen yönetmenlik yaptın ama ticari sinemanın ne olduğuna dair hiçbir şey bilmiyorsun. Gel bana asistanlık yap, ben sana öğreteyim, dedi. Onun iki filminde asistanlık yaptım. Kırk Küçük Anne (1964) diye bir Amerikan uyarlaması film çekecekti, onda çalıştım. Frank Capra’nın Bay Smith Washington'a Gidiyor (Mr. Smith Goes to Washington, 1939) filmini Halk Çocuğu (1964) diye uyarladık. Onda da asistanlık yapıp oynadım. Sonra Halit Refiğ bana Yasak Sokaklar diye bir senaryo yazmıştı, ucuz bir film olmaya aday ama dramaturjisini yeterli bulmuyorum, şunun senaryosunu yeniden birlikte yazar mıyız dedi. Birlikte Yalova’ya gittik. Halit Refiğ’in senaryosu aynı yoksul mahalledeki iki çete arasında geçiyordu. Bunlardan birini zengin çocukları yapalım, altlarında motosikletleri olsun, dedim. Filmin içinde bir hız olsun, sınıf farkı olsun deyince, yazmamı istedi. Yedi defa yazdırdı. Senaryonun orijinalini yazan Halit Refiğ’e, Atıf Yılmaz’a ve Ertem Göreç’e birer nüsha verdi. Aldılar, okudular ve ardından toplantı yaptık. Halit Refiğ meseleye sınıfsal bakışımı eleştirdi. Ertem Göreç ve Atıf Yılmaz beğendiler. Ama Memduh Ün’e, bu gençler arasında geçen bir hikâye, Feyzi de genç bir yönetmen, bırak o çeksin teklifinde bulundular. O da kabul etti. Filmi çektim. Ticari olarak ortalamanın üzerinde bir başarı kazanınca da serüven devam etti.

 

Yasak Sokaklar çok tempolu, hareketli bir film olmasına rağmen, aynı zamanda o tarz filmlerde pek görmediğimiz kadar farklı kamera hareketlerine sahip.

 

Çünkü sinemayı çok iyi bilmiyordum. Bazı şeylere cüret edişim, çok cüretkâr oluşumla ilgili değildi. Mesleği henüz tam kavrayamadığım için her şey olur gibi geliyordu. Kameraman, bu çok zor bir kamera hareketi, nasıl yapacağız bunu diyordu. Filmin yüzde yetmiş beşini elde çektik. O kadar çok kamera hareketi olsun istiyorduk ki…

Filmin gişesi yine ilk film gibi düşük mü oldu?

 

Hayır, bana yeni teklifler geldi sonrasında. Estetik olarak da bizim çevrede dikkat çekici bulundu. Efe Film, Arzu Film’e dönüşmüştü. Yasaklar Sokaklar’ı bitirdiğim zaman Ertem Eğilmez Bir Millet Uyanıyor (1966) filmini çekiyordu. Kavga ve silâhlı sahneleri benim çekmemi istiyordu. O tür sahnelerden hoşlanmıyordu. Seni Seviyorum (1966) filminin de finalini bana çektirdi. O sırada da Halit Refiğ’in havacılıkla ilgili çektiği bir filmi vardı, ticari olarak çok başarılı olmuştu. Havacılık filmi çok tutunca, denizcilik filmi yapılınca da tutar mantığıyla yola çıkıldı. Denizciler Geliyor (1966) isimli filmin yazımında Ertem Eğilmez ve Sadık Şendil’le beraberdik. Ama benim hiç katkım olmadı. Denizcilik de bildiğim bir şey değildi, onların dramaturji anlayışı da benimkinden farklıydı. Bu arada Metin Erksan Arzu Film’e Ölmeyen Aşk’ı (1966) çekiyordu. Altı hafta kadar çalıştılar ama yarısında oyuncuların anlaşmaları bitti. Her biri başka bir yere gitti, film yarım kaldı. Ertem Bey beni çağırdı ve şu filmi tamamla, dedi. Metin Erksan’ın işine bulaşmak istemem, dedim. Eli, kalemi uzun bir adamdır. Birkaç gün sonra tekrar çağırdı, zordayız diyerek ısrar etti. Sen çek, bana hiç uygun bir şey değil, dedi. Cumhuriyet gazetesinde İlhan Selçuk’un köşesinin altına bir ilân metni bastıracaksın, dedim. “Metin Erksan’a Çağrı” başlığıyla bir ilân metni hazırladım. Yarıda bıraktığınız Ölmeyen Aşk filmini tamamlamaya sizi davet ediyoruz, bir hafta içinde bizi arayın şeklinde… Hiç haber çıkmadı. Metin Erksan biraz paranoyak bir yapıya sahipti. Direk iletişim kurması zor, bir aracı vasıtasıyla iletişim kuruyoruz. O aracılara ben filmden koptum, katiyen devam edemem, kim tamamlarsa tamamlasın gönül koymayacağım demiş. Böyle bir haber gelince, ben de filmin kalan yüzde kırklık bölümünü beş günde çektim. Ölmeyen Aşk öyle bitti.

 

O dönemde çektiğiniz filmlerden dolayı aksiyon ve çatışma sahneleri fazla olan filmlerin üzerinizde bir kalıp olarak kaldığını düşünüyor musunuz?

 

O dönemde birçok yönetmenin âdeta ikinci yönetmeni gibi çalışıyordum. Mesela Memduh Ün’ün saat sekiz deyince uykusu gelirdi. O çağırırdı, onun filmlerinin gece sahnelerini çekerdim. İyi de para kazanırdım. Ertem Eğilmez’in çatışma sahnelerini çekerdim. Bu cins sahneleri Feyzi Tuna iyi çeker gibi bir algı oluştu piyasada. Gelen öneriler de hep bu istikamette oldu. Ben öyle yapmak istediğim için değil, teklifler öyle geldiği içindi.

 

Silahları Ellerinde Öldüler’in (1967) çekim süreci nasıl gerçekleşti? O da bir James Cain uyarlaması.

 

Arzu Film için çektiğim Silahları Ellerinde Öldüler, Postacı Kapıyı İki Kere Çalar uyarlamasıdır. Sadık Şendil’le filmi uyarlamak için üç hafta çalıştık, ama bir türlü çözemiyoruz. Bir dramaturji kuramıyoruz, kendimize uyarlayamıyoruz. O sırada Sadık Şendil’in evinde çalışırken, Burhan Bolan diye bir yönetmen bizi ziyarete geldi. Elinde devamlı bir çanta ile dolaşırdı. O sıralar senaryo yazarak geçinmeye çalışıyordu. O ne çalıştığımızı sordu. Ertem Eğilmez üç haftadır Postacı Kapıyı İki Kere Çalar’ı çalışıyoruz ama içinden çıkamıyoruz, dedi. Ondan bir şey olmaz Ertemciğim dedi ve çantasından Amerika’da 50’li yıllarda yayınlanan Screen Stories diye bir dergi çıkardı. O dergide, birkaç ay evvel çıkmış ve tutmuş Amerikan filmlerinin sinopsisleri var. Oradan üç sayfalık bir İngilizce bölüm çıkardı. Türkçesi Görünmeyen Çizgiler (Invisible Stripes, 1939) olan bir filmin özeti. Okudu, çok etkilendik. Hapisten çıkmış iki arkadaş var. Biri iyi yolda ilerliyor, diğeri bildiğim yolda yürüyeceğim diyor. Hikâye bunun üzerine kurulu. Sadık Şendil senaryoyu yazmaya başladı ama oyuncu anlaşmaları gereği hemen filme başlamamız gerekiyor. O yüzden senaryo bitmeden, filme başladık. Filmdeki ana karakter Fikret Hakan’dı. Ertem Eğilmez’in filmlerinde Ferit adı çok geçer. Oğlunun adıdır. Dedim ki, senin bütün filmlerinde başkarakterin ismi Ferit, artık ben Ferit’ten sıkıldım. Israr etti. Hayır deyince ilişkimiz koptu. Geceli gündüzlü çalışarak on yedi günde çektik. Sevdiğim bir filmdi ama parlak bir iş yapmadı.

 

O dönemde bir de Jean-Pierre Melville’den Kiralık Katil (Le Samourai, 1967) filmini Tek Kurşun (1968) ismiyle uyarlıyorsunuz. Kiralık Katil aslında kara film türünün de ayrıksı, özgün filmlerinden biridir ancak filmin orijinali çok fazla aksiyona, hıza, harekete yer vermez. Karakterin iç dünyasına daha çok eğilir. O filmi uyarlamaya nasıl karar verdiniz?

 

Askere gitmiştim, yazın tatile geldim. Işık Toraman isimli bir yapımcı benden bir film istedi. O da hep kara film türüne yakın işler yapan bir yapımcıydı. Konu arıyoruz. Bu sırada Tunç Okan Türkiye’ye geldi. Oyunculuğu bırakmıştı, İsviçre’de bir diş kliniğinde çene estetiği cerrahı olarak çalışıyordu. Geldiği zaman arardı, akşam yemeğe çıktık. Konu aradığımı söyleyince, buraya gelmeden önce bir Alain Delon filmi seyrettim, ilginç bir filmdi, dedi. Anlattı, Kiralık Katil filmi. Ama aklında kaldığı kadarını anlattı. Ertesi gün Işık’a bahsettim. Bunu yapabilir miyiz deyince, o da kabul etti. Vural Pakel’i çağırdık ve ona hikâyeyi anlattık. O senaryoyu yazdı. Yani Tunç’un bana aktardıkları, benim Işık’a, onun da Vural’a aktardıklarından filmi uyarladık. Filmi çektikten on yıl sonra orijinal filmi izledim.

 

Bu dönemdeki filmleriniz genelde hep erkek hikâyeleri üzerinden gidiyor.

 

O dönemde Ayhan Işık’lı film istiyorlardı. O zaman kadın odaklı bir film yapamazdınız, Ayhan Işık’a odaklı bir hikâye oluyordu. Kadın ikinci planda kalıyordu. Yılmaz Köksal bir ara Çeko (1970) ile parladı birdenbire. And Film’den Turgut Demirağ beni çağırdı. Yılmaz Köksal nasıl bir oyuncu, dedi. Çok çeviktir, kavga sahnelerinin koreografilerini kendisi hazırlar, atlar, zıplar filan diyerek anlattım. Bana onunla bir film yapmamı söyledi. Yılmaz Köksal’lı bir film olunca ne yapılabilir? Biz de Safa Önal’la Kurşunla Selamlarım (1971) diye bir film uyarladık. Yani hiçbir filmimin başrol oyuncularını seçmedim, seçemedim. Onu yapımcı, işletmeci seçiyor. Sonra da ona uygun bir dramaturji belirleniyor. Adana Bölgesi o dönem çok hâkimdi. Orada film iş yapınca, durumu kurtarıyordu.

 

Peki hiç şu oyuncuyla çok çalışmak istedim ama çalışamadım dediğiniz birileri oldu mu?

 

Hayır. O dönemde en iyi arkadaşım Fahrettin’di (Cüneyt Arkın). Ama öyle bir durum oldu ki, o ikinci sınıf filmlerde oynamaya başladı. Ben de işi gücü bıraktım Memduh Ün’e, Atıf Yılmaz’a Fahrettin’le film yapsınlar diye baskı yapıyorum. Bir gün Memduh Ün’ün odasında oturuyoruz. Fahrettin’i niye denemiyorsunuz, dedim. Memduh sen kendine iş bulmaya çalış, niye ona iş bulmaya çalışıyorsun ki, dedi. Her ikisi de en az onunla on filmde çalıştı, ben tek film bile çekemedim, denk gelmedi.

 

Aynı zamanda Western filmleri de çektiniz. Türkiye’de western filmi çekmek nasıl bir deneyimdi?

 

Çektiğim kovboy filmlerinin ilki Devlerin İntikamı’ydı (1967). Filmin kopyası bugün yok, bir kare bile kurtarılamadı. Turgut Demirağ bana askerlik öncesi para kazandıracak bir şey düşündü. Gitmeme bir buçuk ay vardı. Bana bir film yap, askerliğin boyunca sana destek olsun, dedi. O sırada bana asistanlık yapmış Celal diye bir genç Londra’ya yerleşmişti. Oradan bana her ay Sight&Sound dergisi gönderirdi. O mevsim dünyanın muhtelif yerlerinde çekilmiş filmlere dair bilgiler olurdu. Richard Brooks’un Profesyoneller (The Professionals, 1966) filmini çektiği haberini gördüm. Bir küçük paragrafta filmin öyküsü vardı. Öykü çok ilgimi çekti. Bir petrol zenginin karısı kaçırılıyor ve adam da profesyonel bir ekip kurarak gidin karımı getirin diyor. Bunlar kızı kurtarıyorlar ama kızın sevgilisi var ve ondan koparılarak zorla evlendirilmiş. Kısa sürede de yazmak gerekiyor, Safa Önal’a gittim. Onunla bir hafta İstanbul caddelerini dolaşarak öyküyü kurduk. Oyuncu anlaşmalarını yaptık ama hâlâ treatman halinde, diyaloglar yok. Tarık Dursun Kakınç’ı yanıma alarak Eskişehir’e götürdüm. O, gece diyalogları yazıyor, ben de gündüz filmi çekiyordum.

 

Filmde iz sürücü rolü var. Ona bir türlü bir adam bulamıyorum. Bir gün eve giderken Hafta Sonu gazetesinde şarkıcı Erkut Taçkın’ın resmini gördüm. Tam düşündüğüm fiziğe sahip. Ertesi gün Erdoğan Tokatlı’yı aradım ve çekeceğim filmde önemli bir rol var, tam ona göre, tanıyor musun diye sordum. Akşamüzeri buluşalım, gidelim, dedi. Boğaz’da bir gazinoda şarkı söylüyor, o zamanın Tarkan’ı gibi… O da Arzu Film’in bir filminde oynamış ama sıkılmış oyunculuktan. Çok sıcak bakmıyorum oyunculuğa ama hikâyeyi dinleyince bayıldı. Oynamayı kabul etti. Yalnız ata binmeyi bilmiyorsanız oynatamam dedim. O da ben süvari generalinin oğluyum, dedi. Eskişehir’e gittik. İlk gün haradan dört tane at geldi. Herkes birer at seçti. Hepsinin cebine de şeker koyduk. Atlara verin ki size alışsınlar diye tembihledik. Yirmi dakika dolaşın, atlar size alışınca çekime başlayalım, dedim. Hepsi geldi, Erkut yok. Seyisleri de yanlarında. Sordum, baktılar ama bulamadılar. Seyislerden biri eğer binici attan anlamıyorsa, at haraya gider, dedi. Prodüksiyon amiri minibüse bindi, haraya gitti. Erkut’u atın üzerinde bulmuşlar. At bunu almış, götürmüş. Allah’tan düşmeden durmuş. Korkudan da atın üzerinde öylece kalmış. Sonra seyis atla, Erkut da minibüsle geldi. Nasıl süvari generali oğlusun deyince, orada biraz sapma var, amiraldi benim babam dedi. Dört beş günden sonra süvari gibi oldu. Sahnesi olmasa bile at üzerindeydi.

 Kuyucaklı Yusuf, 1985

İyi gişesi olduğunu biliyorum ama Türkiye’de kovboy filmi çekmek espri konusu olmuyor muydu? Oyuncular yabancı isimler alıyor, Eskişehir’de çekilen filmler Meksika sınırında geçiyor.

 

Ben o bağlamda kovboy filmi hiç çekmedim. Çok doğal karşılanıyordu bunlar. Benim çektiğim western filmlerinde yabancı isimler kullanılmıyordu. Ben daha çok uyarlama yapıyordum.

 

Erman Film’le çalıştığınız dönemde Nejat Uygur’la Cafer Bey (1971), Müjdat Gezen’le Yavru ile Katip (1971), Yıldız Kenter’in oynadığı Elmacı Kadın (1971) isimli filmleriniz var. Sizin çizginizin dışında işler bunlar. Bu filmlerle ilgili bugün bir pişmanlığınız var mı?

 

Hepsi siparişti. Bir tek Elmacı Kadın’da özendim, çünkü müzikal bir tarz denemeye çalıştım onda. Diğer filmleri bugün silâh sıksanız izlemem. O gün o filmlere iyi para veriyorlardı, teklif vardı, çektim, bitirdim ve arkamı dönüp gittim.

 

Fatma Girik’in oynadığı ve Osman Şahin’in öyküsünden uyarlanan Kızgın Toprak’la (1973) birlikte sinemanızda bir dönüşümün başladığını görüyoruz. Osman Şahin’le o filmde nasıl iletişime geçtiniz?

 

İstanbul’da Mehmet Fuat’ın çıkardığı Yeni Dergi vardı. Her ay hiç kaçırmadan alırdım. Beyoğlu’nda sürekli gittiğim Bar Amerikan vardı, oraya gitmeden kitapçıya uğradım. Yeni Dergi’yi aldım. Mehmet Fuat çok iyi bir editördü. Onun dergisinde birinin yer alması çok iyi bir referanstı ama Osman Şahin adını hiç duymamıştım. Musallim ile Kuşde isimli öyküsü yayınlanmıştı. Bara gidince okudum, müthişti çarpıldım. O sırada Tuncer Necmioğlu geldi. Ona hikâyeyi anlattım, acaba ben yanılıyor muyum, benim çok özel bir yanıma mı hitap ediyor diye sordum. Okudu. O da hak verdi. Osman Şahin’le nasıl temasa geçebiliriz, dedim. Birkaç yazar arkadaş vardı, onlara sordum, onlar da tanımıyor. Ertesi gün Yeni Dergi’ye telefon ettim. İzmit Lisesi’nde hoca dediler. Ona mektup yazdım, kendimi tanıttım. Öyküyü okuduğumu, satın alarak film yapmak istediğimi, nasıl karşılayacağını merak ettiğimi yazdım. Çok sevindim, olabilir, gelin okula konuşalım, diye cevap geldi. İzmit’e gittim. Kapıda Osman Şahin’le görüşmek istiyorum deyince, bahçede dediler. Bahçede şortlu yirmi beş öğrenci, başlarında da aynı şekilde hocaları… Yanaştım ve edebiyat hocası Osman Şahin’i nasıl bulabilirim, dedim. Şortlu beden eğitimi hocası Osman Şahin’di. Oturduk, konuştuk. İstiyorsanız sizinle hikâyeyi çalışalım, dedim. Ben senaryodan anlamam, siz istediğinizle çalışın, lütfederseniz en son yollayın bir bakayım, dedi. Tuncer Necmioğlu ile tretmanı çalıştım. Onunla geliştirdik ama jenerikte adı yok. Ben mi atladım, yoksa egom mu yüksek geldi o dönem hatırlamıyorum. Ama ondan defalarca özür diledim. Diyalogları da Tarık Dursun’a yazdırdım. İstanbul’da hep dolu salonlara oynadı. O yıl Taşkent Film Festivali’ne seçildi. Orada da çok büyük bir ilgi gördü. O zaman SSCB’ye on iki bin dolara filmi sattık. Sözleşme gereği bunun yarısını da ben kazanmıştım.

 

Kızgın Toprak’tan sonra sinemanızın daha sofistike, toplumsal konuları da içine alan bir sinema olduğunu ve olgunlaştığını söyleyebilir miyiz?

 

Evet, çünkü kırk yaşımı geride bırakmıştım. Salt vurdu kırdı filmlerin bana yetmediğini, o tarz filmler geldiğinde senaryosunu yazarım ama ben çekmem dediğimi hatırlıyorum. 1978’de çektiğim Seninle Son Defa filmi Türkiye’de kadın sorunu üzerine eğilen ilk filmdir. Atıf Yılmaz’a mal edilir Mine (1982) filminden dolayı ama ben ondan önce filmi çekmiştim. Selim’le (İleri) beraber çalışmıştık. Sonrasında da Seni Kalbime Gömdüm (1982) ve Bir Kadın Bir Hayat’ı (1985) da bu bağlamda bir üçleme olarak düşünmüştüm. Kadın merkezli üç film. Bir Kadın Bir Hayat’ta Atilla İlhan’ın o zaman evli olduğu eşi Biket İlhan benim asistanımdı. O dönemde Kadri Yurdatap benden Türkan Şoray’lı bir film istedi. Ben de Pınar Kür’e Türkan Şoray’ın oynayacağı, boşanma sonrası problemlerini yaşayan bir kadınla ilgili bir hikâye yazar mısın, diye sordum. Sevinerek kabul etti. Pınar sen feministsin, ama ben senaryonun feminist manifestosuna dönmesini istemiyorum, dedim. Bir senaryo yazdı, tam bir feminist manifestosu. Bütün erkekler iğrenç yaratıklar senaryoda. Aramızda büyük bir kavga çıktı. Oturdum, tüm senaryoyu kendime göre yeniden düzenledim.

 

Sonrasında Pınar Kür’ün siz tepkisi nasıl oldu?

 

Pınar Kür’le müthiş kavga ettik. O zaman Vecdi Sayar’ın editörlüğünde bir sinema dergisi yayınlanıyordu. Orada filmle alay eden bir yazı yazmış. Benim bir sonraki sayıda cevap vereceğimi düşünüyordu. Vecdi bana yazıyı gönderdi. Ben de ona karşılık verdim. Arka arkaya aynı sayıda yazılar yayınlanınca Pınar dehşete kapıldı. Onun öne sürdüğü her şeyi çürütüyordum.

 

Kuyucaklı Yusuf (1985) son sinema filminiz oluyor. Onun yapım sürecinde yaşadığınız sorunlardan bahseder misiniz?

 

On yedi yaşındayken Söke’de amcalarımın hayli geniş bir kitaplığı vardı. Bir gün zula tabir edebileceğimiz bir yerde kitaplar buldum. Nazım Hikmet’in şiir kitapları, bir de Kuyucaklı Yusuf. Niye gizliyorlar acaba diye merak edip okudum, çarpıldım. Sinemacı olacağım ve bunu yapacağım dedim ama mesleğe girdikten sonra direksiyon tam bende olmadığı için hiç gündeme gelmedi. Ama hep aklımdaydı. Bir akşam Yılmaz Güney’le Taksim’de Sular İdaresi’nin önünde volta atıyoruz, birbirimize hayallerimizden bahsediyoruz. Birdenbire durdu. Ağam Kuyucaklı Yusuf’u satın aldım, dedi. İçimde yirmi tane tel koptu. Yılmaz da daha yönetmenlik yapmamıştı. Kim çekecek bu filmi, dedim. Kendim çekeceğim deyince bir yirmi tel daha koptu içimde. Ayrıldık. Sansüre Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u diye göndermekte ısrar etti. Her defasında reddedildi. Bu arada filmlerde oynuyor. Sonra konuya ilgisine kaybetti. Ben de bir yandan zamanı sayıyorum. Bizde telif beş yıldır. Kadri (Yurdatap) bu arada bana bir film yapsana diyor. Ona git ve kitabın haklarını satın al, Kuyucaklı Yusuf’u filme çekelim, dedim. O da gidip filme çekmek için kitabın haklarını istedi. Ama Süreyya Duru’nun kitabın haklarını satın aldığını söylediler. Mukavelenin yapıldığı tarihi bana öğren, dedim. Ajandama o tarihi yazdım. Her yıl ajandama o tarihi not alıyorum. Beşinci yılın gece yarısı saat on ikide Kadri’ye telefon ettim. Karısı Şadiye çıktı, Kadri uyuyormuş. Uyandırmasını istedim. Ne oldu, ne göründü gözüne diye sordu Kadri. Yarın Osman Karaca’ya gidiyorsun, Kuyucaklı Yusuf’un haklarını alıyorsun, dedim. Ertesi gün Osman’la konuştum, çok para istiyor, ben o parayı veremem, dedi. Sabahattin Ali’nin varisi kim, kızı müzik profesörü Filiz Ali. Ona tesir edebilecek kim olabilir, Onat Kutlar. Onat’a gittim, Kuyucaklı Yusuf’u çekmek istiyorum, senin de yazmanı istiyorum fakat Osman Karaca çok para istiyor, sen Filiz Ali’nin arkadaşısın, araya girsin de makul bir fiyata anlaşalım, dedim. Filiz Ali’yi arıyor Onat, o da Osman Karaca’ya kaç para verebiliyorlarsa, o kadar isteyin diyor. Kadri gitti, ucuza aldık. Arabamla Zincirlikuyu istikametine gidiyorum. Bir araba önüme geçti. Kameraman Çetin Tunca önümü kesiyor. Feyzi ağabey görüntü yönetmenin ben olmak istiyorum, dedi. Görüntü yönetmeni henüz seçmediğimi söyledim ve niye bunu istediğini sordum. Edremit’te babasıyla Sabahattin Ali sınıf arkadaşıymış. Tamam, dedim. Yine arabamın önü kesildi. Talat Bulut bu sefer de Yusuf’u ben oynamak istiyorum diyor. Peki dedim. Benim düşüncem aslında Kenan Işık’ı oynatmaktı. O zaman Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusuydu. Turgut Özakman da Devlet Tiyatroları’nın genel müdürüydü. Ankara’ya gittim, dilekçe yazdım. Maalesef biz izin veremiyoruz, dedi. Yalandı. İzin vermek istemiyordu. Kenan da ne oldu diye sordu, bekliyordu. Durumu anlattım. Muazzez’in annesi için Suna Keskin’di favorim. O da o sırada iki oyunda oynuyordu. İzmir-İstanbul arası gidip geliyordu. O da gelemeyeceğim dedi. Edremit’e gittik çekimler için, bir hafta çalıştık. İşler yürümüyor. Bayram sahnesi var, kalabalık olması gerekiyor. Ama çok fakir gözüküyor. Sanat yönetmenine gittim, hiç para yok dedi. Kadri o sırada Züğürt Ağa (1985) filminin prodüktörlüğünü yapıyor. O onun bütün birikimini eritti. Çok uzun sürede çektiler. Ekibe toplanın, dönüyoruz dedim. İstanbul’a döndük. Kadri’ye bu şartlarda filmi çekmem, senin durumun düzelince devam ederiz, dedim. On beş gün sonra tekrar Edremit’e, Ayvalık’a döndük. Yirmi beş güne yakın sürede filmi bitirdik. Çok büyük bir hayal kırıklığı oldu. Filmin montajı, dublajı, senkronu, miksajı bitti. Rahmetli Tuncan Okan’ın sahibi olduğu Fono Film’le çalışıyoruz. Tuncan’a kopya basılmadan evvel bana haber verin, gelip renk düzeltme makinesinde çalışayım, bazı yerleri açmak istiyorum dedim. Tabii Feyzi, dedi. Aradan on gün geçti. Kadri telefon açtı. Kopya basıldı, gala istiyor musun, dedi. Nasıl basıldı, dedim. Atladım arabaya ve Fono Film’in stüdyosuna, Cağaloğlu’na gittim. Tuncan’a bana söz vermiştin, dedim. Çok iş var, sen bütün gün laboratuarı işgal edecektin, bizim işimiz aksayacaktı, dedi. Sen beni katlettin, dedim. Galasını Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi’nde yaptık. Renk vs. tabii hiç istediğim gibi değil. İçimde müthiş bir şey kırıldı. Ondan sonra televizyon dizileri, televizyon filmleri yaptım ama sadece para için... Sinemaya olan şevkim o gün kırıldı.