Huzurlarınızda Müşfik Kenter
Ayşe Adlı - İnceleme 16 Ağustos 2016

Güçlü bir hikâyesi var Müşfik Kenter’in. Kendisinden 3 nesil önce başlayan bir hikâye bu. Büyük dedesinin, dedesinin, babasının o mutantan, gösterişli, dolu dolu geçen hayatındaki yaşanmışlık sinmiş sanki ruhuna. Girdiği bütün rollerde kendini hissettiren başkalığın sebebi bu belki de...

Güçlü bir hikâyesi var Müşfik Kenter’in. Kendisinden 3 nesil önce başlayan bir hikâye bu. Büyük dedesinin, dedesinin, babasının o mutantan, gösterişli, dolu dolu geçen hayatındaki yaşanmışlık sinmiş sanki ruhuna. Girdiği bütün rollerde kendini hissettiren başkalığın sebebi bu belki de...

Filmlerini, tiyatro oyunlarını izlemiş, sesiyle güç verdiği karakterleri görmüş, sesinden şiirler dinlemiş olanlara Müşfik Kenter’i anlatmak zor. Onun, en iddialı rollerde bile takındığı abartısız tavra yaklaşmak kolay değil zira. Ablası Yıldız Kenter’in ifadesiyle ‘Gâvur anayla sarhoş bir babanın’ oğlu Müşfik Kenter, Türkiye’de yetişen en önemli tiyatro oyuncularından biri. Bir oyuncunun kıymetini, oyunculuk kalitesi belirler şüphesiz. Ustalığı herkesçe kabul edilen pek çok isim sayılabilir. Ancak her durumda Müşfik Kenter için ayrı bir bahis açmak gerekecektir. Ondaki başkalığı anlaya(ta)bilmek için gerekli bu. Sorularımızın cevabını kendisinden almak için çok geç artık. Müşfik Bey aramızdan ayrılalı dört yıl oldu. Bize; sorularımızın karşılığını verdiği röportajlarda, hakkında yazılanlarda ve oyunculuğunda aramaktan başka yol görünmüyor…

2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde katıldığı bir söyleşide oyunculuğa başlayış hikâyesini şöyle anlatıyor Kenter; “Benim oyunculuk yapmak diye bir düşüncem hiçbir zaman olmadı. Yıldız’ın vardı mesela. O, Halkevi’nde oynuyordu. Bütün amacı oydu. Ama ben, oyuncu olmayı aklımın köşesinden bile geçirmedim doğrusu. Bir gün ağabeyim “Sen de girsene konservatuara. Herkes giriyor.” dedi. O şimdi doktor ve Amerika’da yaşıyor. “Ya boşver.” dedim. Yıldız da “Haydi git bir bak.” dedi. Gittim baktım, sınavlara bir hafta varmış. Çalıştık, girdik.”[1]

 “Gir dediler, girdim!”[2] 60 seneden fazla sürecek bir kariyerin, 100’lerce oyunun hikâyesini üç kelimeyle anlatıyor. Pek istekli değil, üstelik komik de buluyor yaptığı işi ama bu çalışmasına mani değil. Çalışıyor, hem de çok çalışıyor. “Sabah 4’te kalkardım. 7 buçuğa kadar parçalarımı çalışırdım.”[3]

Baba Ahmet Naci Bey, Yıldız Kenter’in tarifiyle ‘Rönesans prensi gibi yetiştirilmiş’ bir adam. Varlıklı, aristokrat bir aileye mensup. Dedesi Bağdat kadısı, babası Galip Bey ayan azası. Çamlıca’da büyük, gösterişli bir köşkte yetişiyor. Aile, Robert Kolej'i mezunu oğullarını, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya’ya, Glasgow’a yolluyor. Müşfik Kenter’in hikâyesi de orada başlıyor.

Diplomasi kariyerine parlak bir giriş yapıyor Ahmet Naci Bey. Lozan Konferansı yazmanlığı ve İsmet İnönü’nün özel kalem müdürlüğü vazifelerini yürütürken bir anda hayatı altüst oluyor. Yeni bir düzenlemeyle diplomatların yabancılarla evlenmesi yasaklanıyor. Oysa Ahmet Naci Bey daha İngiltere’de öğrenciyken ailesinin itirazlarını yok sayarak hayatını Olga Cynthia ile birleştirmiş. Bakanlıktaki görevinden istifa eden genç adam Ankara’ya taşınıp çocuklarını orada büyütüyor. İki kardeş, Yıldız ve Müşfik İngiliz dedelerinden aldıkları yetenekle, onun izinden yürüyerek oyuncu oluyorlar.

Müşfik Kenter bir yandan büyük bir ciddiyetle yapıyor işini. Öte yandansa komik buluyor. “Yıldız’la çalışıyorum, gülüyorum. “Gülme” diyor Yıldız bana. Hala gülerim. Oyunculuk bana hala çok tuhaf gelir, komiğime gider. Çok çalışır ederim ama çok fazla da ciddiye almam. Çok fazla ciddiye alınca başka türlü oyuncular çıkıyor ortaya. Sonradan onu keşfettim ben. Hiçbir zaman çok ciddiye almadım ama gerçekten çok çalıştım. Yine de, her zaman dalgasını geçerdim. Belki de o yüzden fazla kasıntı bir şey olmadım.”[4]

Son cümlenin altını çizerek devam edelim yolumuza. Müşfik Bey’in oyunculuğundaki o anlatmakta zorlandığımız başkalık da bu abartısız, samimi tavırdan kaynaklanıyor. Oynamıyor, yaşıyor adeta. Tiyatro çalışmalarına devam etmek için geldiği İstanbul’da sinema giriyor hayatına. Tiyatro sahnesinde canlandırılmış yüzlerce karakteri izleyememiş olanlar, o filmler sayesinde oyunculukta ustalığına şahit oluyor. Yangın nedeniyle elimize ulaşmayan filmlerinden ilki Dişi Kurt. 1960’ta çekilen bu filmde başrolü Sezen Sezin’le paylaşıyor. Yönetmen, Lütfi Ö. Akad. Teklifin yapımcı firmadan geldiğini söylüyor Müşfik Bey. Lütfi Ö. Akad bu seçimden haberdar değil.

                                    Sevmek Zamanı (1965)

Canlandırdığı karakterle sinema tarihinin unutulmazları arasına adını yazdırdığı Sevmek Zamanı, 1965 tarihini taşıyor. Boyacı Halil’in bir kadın resmine duyduğu aşk anlatılıyor filmde. Melankolik, tutkulu bir karakter olan Halil, bu aşkın öncesinde büyük bir hayal kırıklığı yaşamış belli ki. Bir kadın portresine duyduğu platonik aşk, onu bir yanıyla hayata bağlarken öte taraftan gerçeklikle arasına koyduğu mesafeyi gittikçe büyütüyor. Bu fikri replikler değil, Kenter’in oyunculuğu veriyor. Âşık olduğu güzelliğin gerçek sahibine, gerçeklikle bağ kurmaktan duyduğu korku sebebiyle uzak duruyor Halil. Meral’in (Sema Özcan) bu gizemli adama duyduğu ilgi de ardına saklandığı zırhı çıkarmasına yetmiyor.

Bir yıl önce boyadığı evde karşılaşıyor Halil Meral’in portresiyle. Ve tutkuyla bağlandığı bu kadından bir daha kopamıyor. Yağmurlu bir sonbahar gününde bahçe duvarından atlayarak eve girerken görüyoruz onu. Büyükada’nın deniz manzarasını arkasına alıp genç kadını izlemeye koyuluyor. Fonda Tatyos Efendi’nin Kürdilihicazkar Saz Semaisi. Meral’le ilk kez o gün karşılaşıyor. “Hırsız değilim.” diyebiliyor ancak delikanlı. “Peki, burada ne yapıyorsun?” sorusuna verecek cevabı yok! Kendisini onu incitmeyecek bir aşkın kollarına terk ettiğini söyleyemiyor.

Müşfik Kenter’in usta oyunculuğu sayesinde Halil, Meral ve Meral’in portresi arasında yaşanan üç kişilik bir aşk izliyoruz filmde. Hayal kırıklıkları, acısı hala taze gönül yaraları, güvensizlik ve tutkuyla örülü bir hikâye Sevmek Zamanı. Meral’in, resmin yerine geçme çabası karşılıksız kalıyor.  “Resmin ile aramdaki bir durum seni ilgilendirmez. Ben senin resmine aşığım.”, “Resmin sen değilsin ki, benim dünyama ait bir şey. Benimle resminin arasına girme!” diyerek reddediyor Halil Meral’i. Filmin sonunda korktuğu oluyor. Bu aşk, mutluluk getirmiyor genç çifte.

Tiyatro disiplini ile yetişen Kenter, Metin Erksan’ın çalışma tarzından dolayı zor günler geçiriyor çekimler boyunca. Bizim severek izlediğimiz film, aradan yıllar geçse de hoş anılar hatırlatmıyor ona. “Her sabah 5’te kalkıp adaya gidiyorduk. Sema Özcan’ın, akşam 6’da oyunu vardı, ki anlaşma yaparken bunu biliyorlardı. 6’daki oyuna gitmesi için de 2 vapuruna binmesi gerekiyordu. Gidiyorduk, Metin Erksan bütün sabah dolaşıyor dolaşıyor, öğlene doğru çalışmaya başlıyor, Sema 2’de vapura gidince de, sanki bilmiyormuş gibi, küfür etmeye koyuluyordu.”[5]

Aynı sene önce Tunç Başaran’ın Murtaza filmi için ardından da Haldun Dormen’in Bozuk Düzen filmi için yeniden kamera karşısına geçiyor. Bozuk Düzen’deki rolüyle Altın Portakal’a layık bulunuyor. Usta sanatçının yeteneğini konuşturduğu bir diğer filmi, Memduh Ün’ün çektiği Üç Arkadaş. 1971 yapımı filmde Hülya Koçyiğit, Kadir İnanır ve Halit Akçatepe’yle birlikte rol alıyor. Fotoğrafçı Artin Dartanyan, niyetçi Murat ve ayakkabı boyacısı Mıstık’ın kör bir kıza umut oldukları sıcak bir Yeşilçam hikâyesi anlatıyor film.

1987 yılında Atıf Yılmaz’ın çektiği Hayallerim, Aşkım ve Sen’de Hayati rolünde görüyoruz usta oyuncuyu. Filmin ana karakterleri Derya Altınay (Türkan Şoray) ve Coşkun (Oğuz Tunç). Ancak hayallerinin boşluğunda boğulmakta olan Coşkun’u gerçekliğe bağlayan Hayati, varlığıyla genç adamın, oyunculuğuyla ise filmin kaderini belirliyor. Hayati’nin, Coşkun’un yazdığı senaryoyu eleştirirken kurduğu “Ben öyle hayali fener gibi dolaşan asilzadelerden çok hayatın çamurunda yoğrulmuş gerçek insanı sevdim hep vesselam!” cümlesini, Müşfik Kenter’in abartısız, samimi ve gerçek oyunculuğunun kendi kelimeleriyle ifadesi kabul etmek mümkün. Vefatına kadar sahneden inmeyen usta oyuncunun son filmi, 1993’te Tevfik Başer’in Elveda Yabancı’sı. Sinemayı çok sevmemesine rağmen canlandırdığı karakterlerle onunla aynı sahneyi paylaşamayan meslektaşlarına oyunculuk dersi veriyor sanki. Ve izleyici onca detay, abartı, görüntü kalabalığı arasında gerçek bir oyuncu izleme zevkini elde ediyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] B. Deniz Özdoğan – Ayşegül Oğuz, Sinema Söyleşileri 2007, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2008, s. 527.

[2] a.g.e., s. 527.

[3] a.g.e., s. 527.

[4] a.g.e., s. 527.

[5] a.g.e., s. 533.