Bilgi/Belge paylaşabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.

İngilizce Dil Seçeneği - Yakında

Sürü

Uzun Metraj, Kurmaca

Film, iki aşiretin kan davası arasında kalmış bir çiftin hikâyesini anlatır. Şivan, aşiretler arasında barışı sağlamak için düşman aşiretin kızı Berivan’la evlenir. Şivan’ın babası Hamo, çocuk doğurmadığından dolayı Berivan’ı uğursuz addeder. Ancak Berivan hastadır. Şivan, onu tedavi ettirmek için aşiretten ayrılmayı istemektedir. Geçimlerini sağladıkları hayvancılıkta günden güne kötüye gitmektedir. Bu nedenle Hamo, bu fikre karşı çıkar. Ancak son sürüyü sattıktan sonra ayrılmalarına izin verecektir. Sürüyü de yanına alan Şivan, ailesiyle birlikte Ankara’ya doğru yola çıkar. Ancak yolculukları plânladıkları gibi gitmeyecektir. (Ayşe Pay)

Uluslararası Antalya Film Festivali En İyi Yönetmen (1980)

118 dk, Renkli, 35 mm

: 43.674

Yapım Şirketi : Güney Film
Film Laboratuvarı : Acar Film
Afiş Basım : Mimeray Ofset Matbaacılık

The Herd (İngilizce)

Filmin jeneriğinde "Bu filmin gerçekleşmesinde yardımcı olan Ulaştırma Bakanlığına, Yılmaz Alpaslan'a, Osman Budak'a, Pervari Kaymakamı Kemal Şenyuva'ya ve Batuyan aşireti göçerlerine teşekkür ederiz." notu bulunmaktadır.

İnanoğlu, Türker. 5555 Afişle Türk Sineması. İstanbul: Kabalcı, 2004.

Özgüç, Agâh. Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü. İstanbul: Horizon International Yayınları, 2012.

Özgüç, Agâh. Türk Filmleri Sözlüğü 1917-2009. İstanbul: T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve SESAM, 2009.

Sayman, Aydın ve Erdoğan Kar (ed.). Temel Verileriyle Türk Sineması 1996-2006: Basic Database of The Turkish Cinema 1996-2006. İstanbul: Cine Türk, 2008.

Yavuz, Deniz. Türkiye Sinemasının 22 Yılı (1990-2011). İstanbul: Antrakt Sinema Kitaplığı, 2013.

hakan can - 11 Haziran 2016, 00:24

YILMAZ GÜNEY: sahip çıkamadığımız büyük miras? – Zahit Atam Sürü filminin senaryosunu okumak gerçekten büyük bir enerji ve sabır gerektiriyor. Çünkü Yılmaz Güney?in 1978 ve 1981 arasındaki üç senaryosunun özelliği çatışmanın ve çelişkinin dibine vurmasıdır. Her sekans, hatta her bir plan yeni bir çatışmaya, yeni bir ruhsal gerilime bizi tanıklığa çağırmaktadır. Her sekansın kendi içinde çatışmalı bir enerjisi var, siz o enerjiyi kendi varlığınızdan bulmalısınız, anlamak için kişinin ruhunun derinliklerine indiğinizde derin bir açmazla karşılaşıyorsunuz ve o da sizi tüketiyor. Hatta bu filmleri seyretmek bile enerji isteyen ve kişiyi huzursuz eden, geren, dahası arkasında bırakmak isteyeceği bir yapıya sahip. 1979 yılında Berlin?de Sürü?yü seyreden bir Alman ile 2008 yılında İstanbul?daki Nazım Hikmet Kültür Merkezinin bahçesinde konuşmuştum. Berlin?de seyrettiğini, filmin duygusunu çok net hatırladığını söyledi, aradan 30 yıl geçmişti, filmi iyi hatırlıyordu. Ama şimdi tekrar o filmi seyredecek kadar güçlü değildi. Eczacıymış, kendine ait eczanesi varmış, hızlı sosyal yaşam nedeniyle iflas etmiş, şimdi Türkiye?de hayatını müzikten kazanıyordu, zar zor da olsa. Muhtemelen post-68 darbesiyle hayatı alt-üst olmuş ve elbette 68?i fazlasıyla ciddiye alıp etkilenmiş birisi olmalıydı. Yaklaşık 30 yıl önce filmi seyrederken hissettikleri bu konuşmada yüzüne yansımıştı, duygusu hala canlıydı. Evet, Yılmaz Güney?i seyretmek için güçlü olmak gerekir, o acılara katlanacak, duyumsayacak ve kendinizle yüzleşecek kadar güçlü. Metinlerin samimiyetinden ve sahiciliğinden olsa gerek, sizi yüzleşmeye ve kendiniz üzerine düşünmeye ve hatta içinize gömülmeye davet etmeleridir. Sürü, Düşman ve Yol, yıllanmış, allanmış pullanmış oryantalistleri memnun edecek halılar değildir, yüreğinizde yer açmadığınızda ve acıların diyarından geçmediğinizde, size hiçbir şey söylemeyecek, hatta yabancılaştıracak filmler. Güney, size en yıkıntı hallerde yaşayan karakterleri öylesine içten anlatır ki gerçekliği yok sayamazsınız, gerçeklik en çıplak haliyle karşımıza çıkarılır. Ben bazı insanlar biliyorum, bu filmleri seyrederken kendi sosyalist kimlikleri yıprandığı için yabancılaşan, propaganda yapıyor diyen, hatta gördüğü acı olaylar, karakterler, durumlar için alay ederek baş etmeye çalışan insanlar, bu da bir tepkidir, sonuçta adam kendini reddetmiş ve filmi yadsıyamamış, kendi geçmişiyle alay ediyor. Herhalde Yılmaz Güney acının sınırlarını göstererek film yapılabileceğini ve bunun insan kalbinde ne kadar derin tesirleri olabileceğini araştırmak istiyordu. Kan kusan Türkiye toprağına ağıt gibidir bu filmler. O insanların yüzünde, hareketlerinde, ruhunda derin bir tükenmenin izlerini görürüz, o kadar içeriden çökmüştür ki karakterimiz dış dünyadaki çatışmalar karşısında metanetli değil, tepkisiz olmak için çırpınır. Dış dünyadaki fırtınalar o kişinin içindekinin yanında hafif kalmaktadır. ?ne diye çıkıp dövüşeyim, Troya surlarının dışında, içimde böylesine amansız fırtınalar devam ederken?? BU FİLMLER KİMİN? Yılmaz Abi yurtdışına çıktıktan ve özellikle de vefat ettikten sonra, bir miras kavgası çıktı: bu filmler yönetenlerin mi yoksa Yılmaz Güney?in miydi? Hapishaneden film yönetilebilir miydi? Yılmaz Güney, Zeki Ökten ve Şerif Gören?in emeklerini, yeteneklerini kendi kanalına taşımış, onlarınkini belirsizleştirmiş miydi? Gerçek şudur, kim ne derse desin, bu üç filmin üçünün de yönetmenliği zaten parlak değildir. Bu çok açık, milletin dediğine bakmayın siz, ben açıkça iddia ediyorum, sinema sanatı açısından bakıldığında, Sürü/ Düşman ve Yol iyi yönetilmiş filmler değildir. Bu filmleri taşıyan metinlerdir, daha da önemlisi, bu üç filmin üçü de aynı zamanda Şerif Gören ve Zeki Ökten?in sahip olamayacağı, yazamayacağı, daha da önemlisi metni kendi başlarına çözemeyeceği denli karmaşık filmlerdir. Her iki yönetmene de metinler çıplak olarak verilse, bu metinleri sinemasallaştıramaz ve öyküye yönelirlerdi. Oysa bu üç filmin de kritik özelliği nedir? Bu üç filmin içinde de öykü vardır, ama bu üç filmde birer öykü sinemasından oluşmaz. Daha da önemlisi, bu üç filmin üçü de zamanın akışını, hayatın içinden çekilmiş görüntüleri ve öykünün dışına taşan özellikleri o kadar bilinçli kullanır ki bu filmler birer görsel-sosyal-olgu tespit etme çalışması gibidir. İnsanların çoğu bilmez, ama metinlerde o sosyal anlarında sahneleri yazılmıştır. Mesela Yol?da Diyarbakır?da 6-7 yaşlarında sigara içen çocukların sahnesi metinde yazılmıştır, doğaçlama çekilmemiştir. Hatta daha da önemlisi, bu üç filmin üçünü de ayakta tutan, tek başına hikâyeleri değil, bizzat bu sosyal dokuyu resmeden yönleridir, bu açıdan bu sosyal doku üzerine eğilmeyi bir kenara bırakırsınız, üç filmin üçünün de hikâyesi ayakta kalamaz, hatta inandırıcılık sorunları yaşar. Eğer gerek Zeki Ökten gerekse Şerif Gören kendi yönettikleri filmlerde bir sosyal dokuyu canlı olarak resmetmek açısından bu kadar başarısız ve sıradan eserleri Yılmaz Güney?den sonra yıllarca yönetmişlerse, o zaman hangi filmi ne kadar sahipleneceklerine bizzat bu olgudan yola çıkarak karar versinler.

hakan can - 11 Haziran 2016, 00:23

Sürü – 2 Bir YILMAZ GÜNEY filmini seyretmek ne demektir? II. Sürü filminin senaryosunu okumak gerçekten büyük bir enerji ve sabır gerektiriyor. Çünkü Yılmaz Güney?in 1978 ve 1981 arasındaki üç senaryosunun özelliği çatışmanın ve çelişkinin dibine vurmasıdır. Her sekans, hatta her bir plan yeni bir çatışmaya, yeni bir ruhsal gerilime bizi tanıklığa çağırmaktadır. Her sekansın kendi içinde çatışmalı bir enerjisi var, siz o enerjiyi kendi varlığınızdan bulmalısınız, anlamak için kişinin ruhunun derinliklerine indiğinizde derin bir açmazla karşılaşıyorsunuz ve o da sizi tüketiyor. Hatta bu filmleri seyretmek bile enerji isteyen ve kişiyi huzursuz eden, geren, dahası arkasında bırakmak isteyeceği bir yapıya sahip. 1979 yılında Berlin?de Sürü?yü seyreden bir Alman ile 2008 yılında İstanbul?daki Nazım Hikmet Kültür Merkezinin bahçesinde konuşmuştum, yarım saat sonra Sürü?yü açık-havada ve ücretsiz gösterecektik, yazdı. Kendisini davet ettim, sonrası aklımdan çıkmamıştır: Sürü filmini ilk önce Berlin?de seyrettiğini, filmin duygusunu çok net hatırladığını söyledi, aradan yaklaşık 30 yıl geçmişti ve filmi iyi hatırlıyordu. Ama şimdi tekrar o filmi seyredecek kadar güçlü değildi ve filmi çok severek hatırlıyordu. Eczacıymış, kendine ait eczanesi varmış, hızlı sosyal yaşam nedeniyle iflas etmiş, şimdi Türkiye?de hayatını müzikten kazanıyordu, zar zor da olsa. Muhtemelen post-68 darbesiyle hayatı alt-üst olmuş ve elbette 68?i fazlasıyla ciddiye alıp etkilenmiş birisi olmalıydı. Filmle ilişkisine gelince, yaklaşık 30 yıl önce filmi seyrederken hissettikleri bu konuşmada yüzüne yansımıştı, duygusu hala canlıydı. Evet, Yılmaz Güney?i seyretmek için güçlü olmak gerekir, o acılara katlanacak, duyumsayacak ve kendinizle yüzleşecek kadar güçlü. Bu filmlerin bir başka önemli özelliği, metinlerin samimiyetinden ve sahiciliğinden olsa gerek, sizi yüzleşmeye ve kendiniz üzerine düşünmeye ve hatta içinize gömülmeye davet etmeleridir. Sürü, Düşman ve Yol, yıllanmış, allanmış pullanmış oryantalistleri memnun edecek halılar değildir, bu filmler yüreğinizde yer açmadığınızda ve acıların diyarından geçmediğinizde, size hiçbir şey söylemeyecek, hatta yabancılaştıracak filmler. Güney, size en yıkıntı hallerde yaşayan karakterleri öylesine içten anlatır ki gerçekliği yok sayamazsınız, hatta diyorum ki onları duyumsamadan duramazsınız, gerçeklik en çıplak haliyle karşımıza çıkarılır. Ben bazı insanlar biliyorum, bu filmleri seyrederken kendi sosyalist kimlikleri yıprandığı için yabancılaşan, propaganda yapıyor diyen, hatta gördüğü acı olaylar, karakterler, durumlar için alay ederek baş etmeye çalışan insanlar, bu da bir tepkidir ve insanidir, sonuçta adam kendini reddetmiş ve filmi yadsıyamadığı için kendi geçmişiyle alay ediyor. Herhalde Yılmaz Güney acının sınırlarını göstererek film yapılabileceğini ve bunun insan kalbinde ne kadar derin tesirleri olabileceğini araştırmak istiyordu. Kan kusan Türkiye toprağına ağıt gibidir bu filmler. Aynı şekilde Yılmaz Güney?in kalbi de yaralıydı ve çıkışsızlıktan dolayı vücudu da yavaş yavaş tükeniyordu. Filme geri dönersek, Şeyh çocuklarını düşüren, ölü doğuran ya da doğduktan iki saat sonra ölen bir kadına dualar okumakta, muska yazmakta, kısaca derdine bir hal çaresi aramaktadır. Şeyhin evinin içinde varlığını sezdirmemeye çalışan kocanın yüzünde, hareketlerinde, ruhunda derin bir tükenmenin izlerini görürüz, o kadar içeriden çökmüştür ki o kadar içinde fırtınalar kopmaktadır ki karakterimiz dış dünyadaki çatışmalar karşısında metanetli değil, tepkisiz olmak için çırpınır. Dış dünyadaki fırtınalar o kişinin içindekinin yanında hafif kalmaktadır. ?ne diye çıkıp dövüşeyim, Troya surlarının dışında, içimde böylesine amansız fırtınalar devam ederken?? Peki, bir an metni bırakıp, filme döndüğünüzde ne görüyorsunuz, gerek seslendirme gerekse oyunculuk ve gerekse film yönetimi açısından bakıldığında film ile metin ilişkisi nasıl kurulabilir? Sürü kimin filmidir? Miras Kavgasına küçük bir değini? Burası enteresan bir konu, çünkü yıllar sonra, yani Yılmaz Abi yurtdışına çıktıktan ve özellikle de vefat ettikten sonra, bir miras kavgası çıktı: bu filmler yönetenlerin mi yoksa Yılmaz Güney?in miydi? Hapishaneden film yönetilebilir miydi? Yılmaz Güney usta elleriyle meseleye dokunmuş ve gerek Zeki Ökten gerekse Şerif Gören?in emeklerini, yeteneklerini kendi kanalına taşımış, onlarınkini belirsizleştirmiş miydi? Burası enteresan bir konu: gerçek şudur, kim ne derse desin, bu üç filmin üçünün de yönetmenliği zaten parlak değildir. Bu çok açık, milletin dediğine bakmayın siz, ben açıkça iddia ediyorum, sinema sanatı açısından bakıldığında, Sürü/ Düşman ve Yol iyi yönetilmiş filmler değildir. Bu filmleri taşıyan metinlerdir, daha da önemlisi, bu üç filmin üçü de aynı zamanda Şerif Gören ve Zeki Ökten?in sahip olamayacağı, yazamayacağı, daha da önemlisi metni kendi başlarına çözemeyeceği denli karmaşık filmlerdir. Her iki yönetmene de metinler çıplak olarak verilse, bu metinleri sinemasallaştıramaz ve öyküye yönelirlerdi. Oysa bu üç filmin de kritik özelliği nedir? Çok açık ve net olgu şunu gösteriyor, bu üç filmin içinde de öykü vardır, ama bu üç filmde birer öykü sinemasından oluşmaz. Daha da önemlisi, bu üç filmin üçü de zamanın akışını, hayatın içinden çekilmiş görüntüleri ve öykünün dışına taşan özellikleri o kadar bilinçli kullanır ki bu filmler birer görsel-sosyal-olgu tespit etme çalışması gibidir. Hatta daha da önemlisi, bu üç filmin üçünü de ayakta tutan, tek başına hikâyeleri değil, bizzat bu sosyal dokuyu resmeden yönleridir, bu açıdan bu sosyal doku üzerine eğilmeyi bir kenara bırakırsınız, üç filmin üçünün de hikâyesi ayakta kalamaz, hatta inandırıcılık sorunları yaşar. Eğer gerek Zeki Ökten gerekse Şerif Gören kendi yönettikleri filmlerde bir sosyal dokuyu canlı olarak resmetmek açısından bu kadar başarısız ve sıradan eserleri Yılmaz Güney?den sonra yıllarca yönetmişlerse, o zaman hangi filmi ne kadar sahipleneceklerine bizzat bu olgudan yola çıkarak karar versinler. Hele batılı dünyada sosyal-olgu tespit edermişçesine hayatın değişik yüzlerini yansıtan sahneler, hikâyenin içsel enerjisini sürekli doğrular şekilde kullanılmamış olursa, ödüllerle dönmesi asla mümkün değildi. Bu filmler çok açık bir şekilde, bir sosyalist zihnin tasarımıdır ve gördükleri karşısında duyarlı olmayan ve yoksulluğu dibine kadar yaşamamış birinin eseri olamazlardı. Sürü bir insanın vicdanındaki açmazlar nedeniyle, geleneksel olanın, feodal olanın, töresel olanın bir kişinin bir varlığın ruhundaki açmazlara dair sürekli parantezler açarak ilerleyen bir filmdir. Her bir kolektif durumun farklı kişilerin iç dünyalarına nasıl yansıdığını büyük oranda sessizlik içindeki halleri ile gösteren filmler bunlar, dolayısıyla büyük oranda bu filmleri yaratan metin yazarıdır. Filmler içinde o kadar çok ayrıntı var ki durumun kendi içindeki tezatlı hali, sözle, fikirle, diyalogla değil, bizzat yaratılan durumla ve olağan görüntü içinde verilmektedir, daha da önemlisi bu anlar bizzat metinde yazılmışlardır, yönetmenin sosyal doku incelemesinde üretilmiş şeyler değildir. Şeyhin evinin önünün tasvirine baktığımızda çok açık bir biçimde sakatlar, hastalar yurdunun bahçesindeyiz sanırız, çünkü oraya şeyhten, nefesi kuvvetli bir şeyhten medet uman insanlar gelmiştir. Büyük olasılıkla şeyh modern bir teoloji eğitiminden değil, mellelik ya da benzeri bir eğitim veren medrese tedrisatından geçmiş olmalı. Şeyhin evinin kapısında bir nöbetçi gibi bekleyen Silo, filmin ilk başlangıç sahnesinde gördüğümüz üç atlının yorgun ve bitkin bir şekilde uzun yoldan geldiklerini görür. Henüz 16 yaşındadır ve geliş onda büyük bir tedirginliğe yol açar. Ne yapacağını da bilemez ve gördüklerinden emin olduğu andan itibaren Şıvan?ın, acılı ve sevdasının bitkin düşürdüğü abisinin, acılı kocanın, eskiden bir Şahan olan abisinin yanına gider. Üç atlının bir hedefleri var, hallerinden ruh hallerinin de hiç de sağlıklı olmadığını ve acının onları da kıskıvrak yakaladığını anlıyoruz, sinir küpü insanların ilişkilerinden net olarak biliyoruz ki aralarında husumet var ve her iki tarafta ilk tetiğe davranılmaması için ağır-kanlılığı koruyan kişiler mevcut. Yine her iki tarafın ilişkilerinde çok net ve hiyerarşik bir aidiyet mekanizması var, ilk sınırı aşan hemen durduruluyor. Herkes kendi rütbesinde olana yanıt verebiliyor. Bütün bunlar geleneksel olan insan ilişkilerinin kodları, ama daha önemli ayrıntılar da var: bu filmler geleneksel olanın modern ile çelişkisini anlatırken, geleneksel toplumsal ilişkileri yansıtmak yanında, aynı zamanda orada yaşayan bireylerin iç dünyalarına da giriyorlar. Öte yandan yönetmenin dünya görüşünü dile getiren sahneler var, ama bu filmler karakterlerin çeşitli vesilelerle diyaloglarına dönüşmüş durumda. İşte burası diyalektik-sosyalizm-ilericilik tartışmaları ve bunların sanatsal görüngüleri üzerine düşünmek için çok önemli. Hamo Kimdir? Neyi temsil ediyor? [Tartışmadan kısaca söyleyeyim, Hamo psikanalitik olarak Yılmaz Güney?in babası ve onun temsil ettiği zihniyeti temsil ediyor. Ve küçük bir uyarı, Hamit Çavuş vefat ettiğinde Yılmaz Güney hapisteydi ve onun mezarını görmeden öldü.] Film esasında Hamo karakteri üzerine kurulu, Hamo?nun dünyayı algılayışının, otoritesinin bir anlamı var, Hamo dünyayı geleneksel olanın, feodal olanın algısıyla kavrıyor, kendi kafasında her şeye bir anlam biçiyor. Tarihsel gelişme ise feodalizmi bir anlamda yerinden ediyor, dolayısıyla, Hamo değişime karşı gelişemeyen ve geçmişe asılı olan karakteri canlandırıyor. Hamo bir taraftır, otoritedir ve geçmişi temsil ediyor, Hamo kendisine yapılan bütün itirazlara rağmen, kendi içinde, kendi düşüncesi içinde değişime karşıdır, dürüsttür ve cefakâr bir biçimde çalışkan birisidir. Dolayısıyla Hamo kişisel bir darbe ile değil, eski ile yeni arasındaki çekişmede tarihsel değişim nedeniyle yıkılacaktır, yani ne onu Halilanlar vuracak ne de Şıvan canına tak ettiği için aile içinde bir darbe yapacak, ne de Hamo şu ya da bu hastalıktan kırılacaktır. Bir kere Hamo?yu çöküşe götüren sosyal olaylardır, bunu bir kenara koyalım, o zaman film bilimsel anlamda materyalist bir tarih görüşüne sahip, değişim öznel değil, toplumsal ve nesnel koşullar nedeniyle olmaktadır. Burada ilericilik ve materyalizm metnin bağrında yaşayan ve dramatik çatışmanın somutlanma ve akış biçimlerini belirleyen unsurlar. İkinci olarak, yazar kendi görüşünü, yani kan davasına karşı oluşunu hem psikolojik olarak hem de karakterlerin görüşüyle dile getiriyor, bunu yaparken de hikâyeye içsel olmayan hiçbir yöntemi kullanmıyor. Psikolojik düzlemde, Berivan?ın masumluğu ve Şıvan?ın defalarca ruhsal olarak içine düştüğü çaresizlik hissi, Kan Davasının reddedilmesi için zemin hazırlıyor, seyirci Berivan ve Şıvan?la özdeşleşiyor, onları masum görüyor. Baba Hamo onların üzerine yüklendikçe ve her şeyden Berivan?ı mesul tuttukça, Berivan?ın durumu ve sessizliği seyirci üzerinde derin bir yakınlık uyandıran etkiye sahip, Berivan sessizliği ve katlandığı acılar ile seyircinin vicdanında Hamo?yu yıkıyor. Kan davası üzerine film boyunca gerek Necirvan?ın sözleri, gerekse Şıvan?ın çaresizliği net olarak metin yazarının bu konu hakkındaki fikrini gösteriyor, dolayısıyla Hamo?nun tavrı arkaik olduğu kadar da gerçekliği yorumlamaktan, anlamaktan da aciz bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Bunayanlar ve toy olanların kan davasına kendilerini kaptırmış olmaları, senaryonun ince ince dokunmuş ideolojik söylemini güçlendiriyor. Dolayısıyla metin yazarı, hem bir yandan bir toplumsal gerçekliği resmediyor, hem de öte yandan, bu resmediş sürecinde net olarak tavrını ortaya koyuyor ve hatta büyük oranda seyirciyi ikna ediyor. Filmin finalindeki Hamo?nun sanki büyük bir fırsat bulmuş gibi, Berivan?ın yakınlarına çektiği telgraf ve hemen ardından, aklı fikri şehirde olan, civeleklikle pek yakın olan ve kendi hayatını yaşamamış olduğu için şehirde kaybolmaya dünden hazır Silo?nun gözden kaybolması ve onun ardından bağırması, aynı zamanda Hamo?nun hükmünün artık geçmediğini ve yenildiğinin de sembolü haline geliyor. Hamo Silo?nun ardından bağırırken, aynı zamanda feodal olanın yenilgisini sembolleştirirken, bildiğiniz en doğal hali, yani şehir yüzü görmemiş bir kişinin kalabalık içinde yolunu kaybetmesi kadar gündelik doğal bir olayla verilmiş olması, filmin gerçeklik ve sembol arasında nasıl mekik dokuduğunu gösteriyor. Örneğin filmde büyük olasılıkla siyasi bir mahkûmun trende sazıyla söylediği Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz türküsü, aynı zamanda metin yazarının feodalizme ilişkin fikrini de temsil ediyor. Olağan olan başarılı bir metin yazarının elinde, sürekli olarak sosyalist bir sanatçının fikirlerini yarattığı kurguyla ifade etmesi için ilmek ilmek dokunuyor, bu anlamda Yılmaz Güney siyasal film nedir sorusuna farklı bir yanıt veriyor. Filmin gerçeklik düzleminde, feodal çatışma ekseni geçici barış olgusuyla dışsal bir müdahale ile kurulmuş durumda. Barış kendiliğinden ve tarafların isteğiyle değil, dışarıdan gelmiştir, gazetece Basri ve jandarma kumandanı sayesinde, burada gazeteci zaten dışsal dünyayla ilişkisi olan, jandarma komutanı ise zaten dışarıdan gelen birisi. Barışın tesisi için kurulan evlilik, çocuk kayıpları nedeniyle şimdi yeni bir çatışmanın tetikleyicisi olmak üzeredir. Barışa dair çözüm yine feodal bir gelenek üzerine kurulmuş, ama ardından barış bir dünya görüşü, bir varoluşsal tavır olmayınca, gündelik hayatın yıkımları karşısında kendi elleriyle yıkılacaktır, sinirleri gergin ve zor koşullar altında yaşayan insanların kendi hınçlarını olur olmadık bahaneler üzerinden hem en yakınları, hem de sahte düşmanlıkları besleyerek almaları kadar olağan bir şey yoktur. Bizim insanımızın çoğunun aile içinde ürettiği şiddet ailenin kendi içindeki nedenlerle değil, hayatın beslediği gerginliklerden beslenir. Aynı şekilde, pek çok geleneksel düşmanlık durumunun köklerine inildiğinde, bir sürü aptalca neden karşımıza çıkar, zaman içinde algıdan ve yoruma her şeyden beslenir, öğrenilmiş düşmanlığa dönüşür. Gerisi aptallık ve şiddet gösterisinin yiğitlik, fedakârlık olarak gösterildiği bir sahte-kahramanlık piyesine benzer.

hakan can - 11 Haziran 2016, 00:22

YILMAZ GÜNEY ‘in Sürü filmi nedir ? Neyi anlatır ? – Zahit Atam (1.Bölüm) Zahit Atam YILMAZ GÜNEY’in 30. Ölüm Yıldönümü için 20 gün sürecek bir yazı dizisi hazırladı. Sanatına ve mücadelesine saygıyla… SÜRÜ NEDİR? NEYİ ANLATIR? FEODAL DÜZEN Mİ KAPİTALİZM Mİ BİR SİYASİ FİLM Mİ REJİM ELEŞTİRİSİ Mİ BİR ZİHNİYET ANALİZİ Mİ BİR SOSYO EKONOMİK FORMASYONUN DEŞİFRESİ Mİ? SÜRÜ İLE 1970?Lİ YILLARIN TÜRKİYESİNİ OKUMAK? I. Sürü nasıl başlar? Eğer filmi filmden değil de metinden okursak nelerle karşılaşırız? Filmin akışı çok nettir: Yolda üç atlı ilerliyor, onlara yakın plandan bakmayız, gördüğümüzden çıkarsadığımız her birinin yorgun oldukları ve ruhsal olarak yaralı bir şekilde at sırtında ilerledikleridir. Onlara eşlik eden de elbette içli türküleridir. Bir şeyhin evindeyiz, iki katlı taş bir binadır. Bu iki katlı taş (tarihi) binada (Ermenileri düşündürür bu taş bina, onların mimarisini hatırlatır) şeyh yarı karanlık ve ortaçağı hatırlatması özellikle istenen bir mekân tasviri ve ilişkiler ağı içinde dualar okurken Sekansın kendi içindeki çatışması başlıyor. Çünkü Sürü öyle bir film ki içerdiği her bir sekans kendi çatışmasına sahiptir. Atlılar bir açıklıktan geldikleri için, şeyhin evinin önündeki Silo onları uzaktan fark edip eve girdiğinde, oradaki konuşmalardan, tavırlarından anlıyoruz ki Şıvan kardeşi Silo?nun tez-canlılığından ve eylem çağrısından yana değildir, hem acısı hem de karısı nedeniyle. Karşı tarafın büyüğü Necirvan da öyledir. Bunlar husumetli iki aşiretin üyesidir. Şeyhin evinin önündeki diğer şifa bekleyenlerin hareketlerinden tavırlarından anlıyoruz ki bu insanların arasındaki husumet bilinir ve kanla ilişkilidir. Silo içeriye haber vermeye gittiğinde, silahına davrandığında sürekli bir gerilim içindedir. Kan durmuştur ve iki tarafta husumet önlenemez boyutlardadır, bir kıvılcım yeter. Her iki taraf da ilk olmamak için duraksıyor. Kürtler arasında akraba kavgaları nedense kanlı bitiyor, aynı şekilde kan davalarını çözmek için her iki taraftan da kız alıp vermeler tarihsel süreçte bir çözüm yolu olarak kullanılıyor. Geçmişin, geleneksel olanın ve elbette azgelişmişliğin tipik göstergelerinden birisidir bu. Toplumsal yapı değişmeden böylesi şeyler esas itibarıyla değişmez ve bu çözümlerin ya da kurumların yerine bir esaslı kurum ya da çözüm biçimi yerleşmeden, yıkılması daha büyük yıkımları getirir, çünkü toplumsal kontrol mekanizmaları ortadan kalkmış olur. Yılmaz Güney?in filmi büyük oranda zihniyeti anlatmakta, sergilemekte ve film içinde kan davasına ilişkin çok açıkça tavrını belli etmektedir. İşte yine geldik bu tavır meselesine, bu çok kritik bir durum, üzerinde özel olarak durmadan geçilemez. Konuşmalarının özeti şudur: Veysikanlar (Şıvan ve Sılo) ve Halilan?lar (Necirvan, Baran ve Ravni) arasında kan davasını sona erdirmek için Halilan?ların 14 yaşındaki kızları Berivan?ı Şıvan sevmiş ve kendine eş olarak almıştır. Ama Berivan hastadır, onun sağlıklı bir çocuk doğuramaması nedeniyle barış bir kez daha tehlikeye düşmüştür. Şıvan karısına sahip çıkmaktadır, ama Veysikanların diğer üyelerini babaları Hamo hem Berivan?a hem de eskiden şahan gibi olan Şıvan?a karşı yönlendirmiş, Şıvan ve Berivan büyük ölçüde tecrit edilmişlerdir. Filmin önemli ve sessiz karakteri Berivan, film boyunca hiç konuşmaz. Sürüyü Ankara?ya götürmek için yola düşüp trene bindirmek için kasabadan geçtiklerinde iki husumetli aile ile ilişkisi olmayan bir çatışmaya rast gelirler, kardeşleri de onların Ankara?ya gittiklerini biliyordur, dilekleri son kez Berivan?la konuşmaktır. Berivan?ın annesi ve yeğenleri de gelmiştir. Kardeşi bir kaza kurşunuyla vurulurken, çatışma anında yalnızca bir çığlık atar, ama filmin müzikleri ve türküleri aracılığıyla aslında Berivan?ın hali, açmazı, ailesine olan özlemi dile gelmektedir, Berivan susmuş, yerine türküler konuşmaktadır. ?Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak bir sanattır. (Goethe)? ?Necirvan, ezik yüzlü, düşünen, her an bir şeyler tasarlayan, soğukkanlı, yumuşak bir insandır. Baran, keskin bakışlı, her an avının üzerine atılmaya hazır bir Şahan gibidir. Suskun, fakat ürkütücü bir yüze sahiptir. Ravni?nin ise, asabi olduğu görülmektedir; sürekli dişlerini sıkmaktan gelen bir alışkanlıkla, şakakları oynamaktadır.? (Sürü, s. 34, senaryo) Kardeşlerin büyüğü Necirvan konuşur, doğrudan Şıvan?a seslenir: ?Şıvan kardaş, biz gelmişiz, isteriz ki Berivan?la iki kelime konuşalım. Sen insan adamsın Şıvan, ayrılık acısı nedir bilirsin, hasretlik nedir bilirsin. Veysikanların içinde hatırı bilir tek insan olarak seni biliriz ve sayarız. Eğer iznin varsa, konuşalım bacımızla. Berivan senin karındır, söz hakkı senindir. İyi bilesin ki acılarımız ortaktır. Şıvan, yürekten inanasın ki bu böyledir. Sen bizim ciğerimizsin Şıvan. Berivan?la senin farkın yoktur gözümüzde. Acımız büyüktür, izin veresin ki bir çift söz konuşalım bacımızla.? Silo: Konuşturma onları, onlar kardaşlarımızı öldürmüştür. Necirvan: Siz de bizim kardaşlarımızı, yeğenlerimizi öldürmediniz mi? Yüreğimizi acılara boğmadınız mı, Silo? Biz, her şeyi sineye çektik, ölülerimizle birlikte acılarımızı da mezara gömdük, barışalım dedik, barışı bozdunuz. Akıttığımız bunca kan yetmez mi yani? Yetmez mi? O kadar çok kan akıttık ki, (?) az kalsın hepimiz boğulacağız içinde. Yanlışım var mı Şıvan kardaş? Varsa, böyle böyle de! Herkes açsına razı olmuştu, yeni acı istemiyorduk. Bacımız Berivan?ı sana verdik, barışalım dedik, kan gütme bitsin dedik. Hısım olduk sözde, kardaş olduk. Ne bilelim, aklımızca öyle diyorduk. Fakat baban Hamo berbat etti işleri yeniden, arapsaçına döndürdü. Söyle bana Şıvan, elini vicdanına koy, konuş. Ne lüzumu vardı üstümüze silahlı adam göndermeye, ne lüzumu vardı yeni kana? Saralı Abuzer niye saldırdı bize yeniden? Söyle. Söyle bütün bu olanlardan Berivan?ın suçu ne? Berivan gerçekten suçluysa neden kapında tutuyorsun hala, ona sahip çıkıyorsun? Silo: Konuşma onlarla! Konuşma, gidelim! Seni kandıracaklar, gidelim! Necirvan: Gel bizi dinle Şıvan kardaş, babana uyma, kardaşlarınaysa hiç uyma. Onlar çocuk, cahil, akılsız. Silo: Konuşma onlarla. Necirvan: Göynüyün sesini dinle, sen yüreğinin sesine kulak ver. Babana uyarsan hepimize yazık olur, karılarımız dul, çocuklarımız yetim kalır. Bu kadar dul, bu kadar yetim yetmez mi bir aileye? Düşün bir kere, bir delikanlı ne zorluklarla yetişiyor, kolay mı? Ufacık bir kurşun, tetik çeken bir el kanlara beliyor, toprağa seriyor onu. Yazık değil mi? Silo: Kanma bunların sahte diline. Bunların dilinin dışı şekerli, içi zehirlidir, konuşmalarına izin verme. Bunlar bizim düşmanlarımızdır, aklından çıkarma, bunlar bizim kardaşlarımızı öldürmüştür, unutma. (Şıvan katırı sürmüştür bile?) Baran: Berivan, bacım, metin olasın ha! Sakın ha dirayetini yitirmeyesin! Biz kardaşların senin yoluna canımızı koymuşuz, bilesin. Halilan?lar seni gözden çıkartmış değildir ha!.. Berivan!… Dirayetini bozmayasan ha! Metanetini bozmayasan ha bacım! İnan ki, bitecektir bu çektiğin acılar, sana edenler ettiklerinden utanacaklar, inan!? (Şıvan iyice uzaklaşmıştır. En küçük kardeşleri Ravni, bir heykel donukluğu içinde, yüzü kinle dolu bakmaktadır. Yüzü seğirmektedir sadece.) Ravni: Düşman tükenmeden düşmanlık tükenir mi? Düşman düşmandır. Kan akmış bir kere, kan! Kendimizi kandırmayalım! Ya bizim tükenecek kanımız, ya da onların. Kanı akacak adam varsa, kan da akacak. Bu bir kanundur. Başka bir yolu da yoktur. Biz, taa başından yanlış yaptık, kırk yıllık düşmana inandık, neymiş? Düzen değişmişmiş, düşmanlar dost olmalıymış da, kurtla kuzu birlikte yayılmalıymış da falan filan. Hepsi boş hayaldir bunların, hepsi boştur, dinlemediniz beni. Sen çocuksun, anlamazsın dediniz. İşte size barış, hayrını görün. Hamo?nun ne mal olduğunu bilmiyor muyduk? Barıştık demekle barış olur?.. Jandarma kumandanıyla, Gazteci Basri?yle, bilmem kimle, bilmem kimle barış olur? Berivan?ı verdik, barış olsun dedik, ne değişti? Berivan?ı düşmanımızın kucağına attık, kurban ettik, o kadar. Alın bacımızı bizi bağışlayın dedik. Korktuk aslında, korktuk! Hamo?nun yüreğinde kin deryadeniz olmuş. Unutur mu acısını o kart dürzü? Unutur mu? Unutmaz. O ölse bile mezarında bir karış diken biter acısından, kininden, zehir zemberek otlar biter. Ben size bir şey deyim mi, olan garip bacımız Berivan?a oldu, yazık oldu, çok yazık oldu! Necirvan: Barış iyi bir şeydir, barış bir fırsattı her iki taraf için de, iyi bir fırsattı. Olsa iyi olurdu, fakat olmadı. Bugüne kadar öldürdük birbirimizi, ne geçti elimize. Barış bir fırsattı, fakat olmadı. Aksilik çıktı. Berivan?ın çocukları olsaydı, ölmeseydi çocuklar böyle olmazdı belki de. Baran: Çocuk mocuk bahane. Ölüm gelmiş cihana, baş ağrısı bahane. Bütün bunların sebebi Hamo?dur. Bilmiyorlar mı ki Berivan hastadır. Hamo ölmeli! Ravni: Hamo da ölmeli, hepsi de ölmeli. Necirvan: Şıvan bacımızın kocasıdır. Barıştan yanadır. Bütün Veysikanların Berivan?ı horlamasına tek başına direnmiştir. Hepsinin şimşeklerini üstüne çekmiştir. Bacımızı korumuştur, uymamıştır onlara. Kör müsünüz? Ravni: Neden izin vermedi öyleyse konuşalım Berivan?la? Ne biçim barış yanlısı olmaktır bu? Nasıl korumaktadır? Necirvan: Bazı mecburiyetler vardır, insan istese de yapamaz. Şıvan düşmanımız olsa bile, bir yandan da yakınımızdır. Bacımızın kocasıdır. Hamo?nun kararına uysaydı, çoktan Berivan?ı evimizin önüne bırakmış olurdu. Bu da bizim için çok ağır bir darbe olurdu. Yapmadı, direndi onlara karşı.? Bu konuşmaların ardından doğrudan Veysikanların, göçerlerin çadırlarına geliriz, Silo, Şıvan, katır üstünde Berivan gelirler, Şıvan ve karısı yalıtılmıştır, tecrit uygulanıyor onlara. Geldikleri sırada Abuzer?in sara nöbeti tutar, onun nöbetiyle uğraştıkları sırada Silo gelir, hemen olanları anlatır, Hamo ilk önce Silo?yu döver, ardından da doğrudan Şıvan?ın çadırına gider: Hamo: Halilanların Necirvan?ı Veysikan?ların Şıvan?ına diyecek ki, sen bizim canımız ciğerimizsin. Bir adama düşmanları diyecek ki sen eyyi bir adamsın, eşin-emsalin bu dünyada bulunmaz. Düşmanları bir adam için övücü sözler ediyorlarsa, o adam bir iyice düşünmeli, tartmalı biçmeli kendini ki, nasıl bir adam olduğunu öğrensin. Akıllı düşman, düşmanını içerden, ta yüreğinin ortasından sinsice vurur. Halilanlar da böyle yapıyor. Halilanlar Veysikanların düşmanıdır. Düşman düşmana neden iyi sözler etsin, Şıvan, neden? Neden sıkmadınız alınlarına, neden dökmediniz al kanlarını kara toprağa? Neden? Sen de metin olacaksın ha? Dirayetli olacaksın ha? Kime karşı metin olacaksın, kime karşı dirayetli olacaksın? Bir karşı, Veysikanlara karşı, Veysikanların bebelerine karşı ha? Hey kurban olduğum Allah, bizim suçumuz ne ki düşmanı içimize kadar soktun? İşin kötüsü sen onlardan korktun, Şıvan, korktun! Bir karıya değiştin Veysikanların kanını. Şıvan: O basit bir karı değil, benim karımdır, baba. Berivan benim karımdır, senin gelinindir, ailemizin de namusudur. Hamo: O bizim namusumuz değil, ailemizin yüzkarasıdır. Halilanların kızı Halilanların çöplüğüne yaraşır. Onun kardaşları, kardaşlarımızı, çocuklarımızı öldürdüler. Bacıları da aynı bokun soyudur. Aynı kanı taşıyor çünkü o da: bu sebeptendir ki o da karnındaki çocukları öldürmüştür. Çocuk doğurmadı bize, doğurmamakta da inat etti. Doğurmaz da, düşünsene neden? Çünkü Berivan bir Halilandır, bir Halilan bir Veysikana çocuk doğurmaz, düşmanına eli silah tutacak bir çocuk vermez, yaa! Berivan bir düşmandır, Şıvan, bir düşmandır. Neden sıkmadın kafalarına kafalarına, neden çatırdatmadın kafataslarını? Neden doldurmadın kurşunla ağızlarını, neden? Şıvan: Biz haksızız baba. (Duyduklarına inanamayan) Hamo: Ne dedin, ne dedin? Biz haksız mıyız dedin, ne? Kim haksız, biz mi? Şıvan: Evet, biz, barışı biz bozduk, konulan kuralları önce biz çiğnedik. Halilan?laın üzerine silahlı adam gönderdik, kardaşımız Abuzer?i gönderdik, ayıp ettik. Halilan?lar kendilerini savundular sadece. İsteselerdi öldürürlerdi Abuzer?i ve diğerlerini, öldürmediler, davacı bile olmadılar. Çünkü bacıları Berivan?ı düşündüler. Halbuysa sen ölsün istiyorsun Berivan. Barışı biz bozduk, baba, biz bozduk. Suç bizimdir. Hamo: Söylediklerin hakikat değildir. Halilanlar bizden korktukları için elleri gitmedi tetiğe. Barışı da biz bozmadık. Barışı onlar bozdu. Onların kızı değil midir Berivan, çocuklarını karnındayken öldüren o değil midir? Neden doğurmadı bize çocuk, neden? Ha bir çocuğu doğarken öldürmüşsün, ha yirmi yaşına bastığında öldürmüşsün, ne fark eder? Şıvan: İnsan kendi çocuğunu, öz çocuğunu bile bile öldürür mü baba? Akıl var izan var. Berivan hastadır, bunu biliyorsun, hasta, ne şeyh bıraktık ne derviş. Bulamadık derdine bir çare. Berivan, hastadır, şefkate muhtaçtır, yardıma muhtaçtır, acizdir. Hamo: Kandırma kendini. Haydi, diyelim ki birinci çocuk sahiden öldü hastalıktan. Ya ikincisi, ya üçüncüsü? Hepsi de mi hastalık bunların? Hepsi de mi? Şıvan: Berivan hastadır, sen anlamak istemiyorsun. Berivan hastadır, hem de çok hastadır, hastalığına çare bulmazsak ölecek!.. Hamo: Ölsün! Benim bu kadar kardaşım öldü, oğlum öldü, yeğenlerim öldü, daha kim bilir kaçımız öleceğiz, o da ölsün!.. O bizim gelinimiz falan da değildir, içimizdeki düşmanımızdır. Bunu sen de anlayacaksın, anlayacaksın ama iş işten geçtikten sonra. Şıvan: Berivan benim karımdır, baba, ailemizin de bir ferdidir. Ailemizin namusudur. O bir Halilan değil, bir Veysikandır. Hamo: Halilandan Veysikan olmaz, olamaz! Halilan Halilandır, Veysikan da Veysikandır. Bundan doğacak çocuk bile Veysikan olmaz. Kök köküne çeker. Berivan içimizdeki düşmandır. Berivan elimizi kolumuzu bağlayandır. Berivan senin korkaklığının, acizliğinin sebebidir. Sen eskiden şahan gibi bir adamdın, gözüne bakmaya korkarlardı, şimdi uyuz bir çakaldan farkın kalmadı. Sen, koskoca Veysikanların adını onun sebebiyle iki paralığa indirdin, iki paralığa! İkki paralığa!..? Bu acı tartışma, kendini savunmayan ve tamamen bedeni üzerine kapanıp daha fazla yara almak istemeyen bir insanın yediği feci dayakla ve öfke patlamasıyla biter. Ardından ise Şıvan ve Berivan çadırlarında çaresiz kalmışken, acı yüzlerine vurmuşken, Def çalan dervişlerin geçidi başlar, onlar çöken bir dönemin ifadesidirler, yaşlılar, gençler, kadınlar ve çocukların yüzünde, değişik anlamlar var, onların geçidini seyrederken, hayatın değişmesine kayıtsız kalınamayacağı, çekilen acıyla görünür hale gelir. Akşam göçerlerin çadırlarına indiğinde, Veysikanların sofrasında da onlardan ayrı duran Berivan-Şıvan arasında da ölçüsüz öfke ve çaresizlik vardır. Şıvan?ın gitmeyi açıkça dillendirmesi sonrasında, bütün aile Şıvansız ne yapacaklarını düşünmektedir sanki, sofra öfke patlamasına doyar. Şıvan?ın çadırında ise son çocuğunu kaybettikten sonra tümden sessizliğe gömülen Berivan?a Şıvan önce dil döker, çaresizlik her şeylerine yansımıştır, Berivan tümüyle sessiz kalır, yüzünde çaresizlik ve sevgi vardır. En sonunda Şıvan dayanamayacak ve en azından sesli bağırması ve haykırması için Berivan?ı dövecektir, kendini kontrol edemez, Berivan?ın sessizliği onun yüreğini burkmakta ve kulaklarını patlatmaktadır. Şıvan babasından izin alamaz, gidecek bir yeri de yoktur, yalnızca baba toprağı meselesi değildir bu, zaten baba toprakları değil, çadırları vardır, ama şehirde tutunmak için ne bir iş, ne bir güvence, ne bir barınak vardır. Başta YSE?deki iş bir umut olarak aklında büyür, ama oraya işe girebilmek için, rüşvet olarak 60 bin lira istemektedirler, onun ise parası yoktur, bir tek kaleşnikofu vardır, o 30 bin lira eder, şehirde adama bir silah yeter. Güzel işmiş yani, işe girmek için para ödemek: Bu gerçekten Türkiye?nin bir gerçeğiydi o zamanlar, şimdi zaman değişti, ama usullerde değişiklik olsa da, durum özü itibarıyla aynıdır. Kimi için bu belirli bir yerden alınan diplomadır, ama öyle bir diploma ki istenilen mevki ya da iş için gerekli olan değil, bilakis o işle alakasız bir diplomadır? Bir tarikat şeyhinin tavsiyesidir, bir siyasinin adamı olmak bunun yerine geçebilir? Düpedüz rüşvet verilir, sınavlarda hile yapılır, hatta resmi sınavlarda bizzat kamu görevlileri hile yapabilir, bu iş uzar gider? Bu sistemin özü insan harcamak ve adam-olmayan-adamı kayırmak üzerine kurulmuştur. Bizde liyakat değil, sadakat önemlidir, nedense sadık olanlar, haram iş yapılacağından olmalı, genellikle layık insanlar olmazlar? Hem sadık hem layık bile aranmaz, çünkü aslında kayıracak olan da zaten layık değildir, bu açmazın çaresi olduğunu sanmıyorum, açmazın sonucu ise millet için yıkıcıdır, çünkü yapılamayan geliştirilemeyen işlerin sonucunda millet gittikçe daha zor koşullarda yaşar? Nihayetinde bu topraklar, alınterinin kıymetini bilmeyince, bilimin önemini anlamayınca, hatta bilimi küçümseyince, emekle üretmenin şerefini küçük görünce, nihai aşamada ise alınterinle-bilginle-disiplinle bir işi başarmak için çabalamak sonucunda olan kazanç-ve-ün, böyle olmayanların yanında değersiz kalınca, anlıyorsunuz ki birbirimizi yemek, birlikte üretmekten daha çok tercih edilir ve bu da hep birlikte zararımızla sonuçlanır. Dayağın en çetin yerinde, artık Şıvan kendini kontrol edemeyip ?Bağır! Dur de! Yeter de! Konuş!? diye haykırdığında, kapısında Hamo bir hayalet gibi durur ve uğursuz/sakin sesiyle, gelenekselin, törenin diliyle konuşur: ?Gayretin boşunadır. Konuşmaz o. O hayın bir Halilandır. Halilan inadını, senin gibi sahte bir Veysikan yenemez. Gerçek bir Veysikan olsaydın belki. Boşuna uğraşma konuşmaz o. (?) Hasta değildir o. O bir Halilandır, bir düşmandır, düşmanın hastalığına da üzülünmez, düşmanın hastalığına da inanılmaz.? Geldiği gibi, sessizce, bir hayalet gibi gider Hamo. Buraya kadar sürekli gerilim artar, nihai aşamada Şıvan?ın ağıtı bütün çadırlara gece karanlığında çöker, çadırların içlerinde herkes yalnız kendi eşiyle birlikte, çaresizce sabahı bekler, yüzlerde gerilmişlik, çekilen şeylere karşı çaresizlik, hal çaresi bilmemenin masumluğu ve elbette ezberledikleri ?Veysikan doğruları? nedeniyle çatışma, inat ve saldırganlık vardır. Ardından ise gerilim azaltılır. Abuzer ve Silo, sürünün başındadırlar, yanık bir şekilde Abuzer kaval çalar, davar otlamaktadır, uzaklardan iki katırıyla yaklaşan çerçi ise türküyle geldiğini haber verir gibidir, türküsüyle kaval sesine eşlik eder. Onu gören Silo ise heybesinden iki adet kurşun levha çıkartır, bunlar tozlanmış, hafif aşınmış, Silo?nun ve çerçinin ne olduklarını anlayamadığı arkeolojik yazıtlardır. Ne olduğunu anlayamadığı için Silo, onları çerçiye götürür, bunlara karşılık kuş üzümü ister. Çerçi önce haberiyle gelir, bir mera yüzünden Durmaz ağanın oğlu Cindi?yi, Dureykan göçerleri taramıştır. Haberin ardından, pazarlık başlar, levhalara karşılık kuş üzümü ve lokum alınır, birer kilodan. Çerçi levhaları alır, lokum ve üzümü verip giderken, Silo?nun aklında şehirde olsa her gün kuş üzümü yemek vardır, herkesin hayali kendisine: Yılmaz Güney?in filmlerinde insanların pazarlık yaparken talep ettikleri hayaller bizim sinemamızda ayrıksıdır ve özgündür. Ardından yeniden çadırlara geliriz, çerçi gelir, önce Hamo?yla, ardından da Şıvan?la konuşur, elçidir kendisi Necirvan?dan haber getirmiştir, Hamo onu öfkeyle kovar, Şıvan ise artık oradan kurtulmanın hayalini kurar, ilk iş artık hoca ve şeyhlerden umut kesmiştir, Berivan?ı doktora götürmek ister. Şıvan?a göre, Berivan hastadır, babası ise kafadan hastadır. Şıvan kasabaya indiğinde gazeteci Basri, Halilan ve Veysikanlar arasındaki kan davasının hikayesini anlatır Jandarma kumandanına. Şıvan yanında Berivan ve kardeşi Abuzer ile gelmiştir, çerçi arada söz taşımaktadır. Ama Berivan doktorla konuşmaz, muayene olmaz. Sonuçta eli boş dönerler. Şıvan, artık çareyi Pervari?den kurtulup Ankara?ya gitmekte, oradaki doktorlara görünmekte bulur. Tam bu sırada Abuzer?in sara nöbeti tutar, Şıvan onun ellerini açmak, soğan koklatmak, koşan esnaf kolonya getirmek, espriler yapmak derken Berivan yalnız kalır, nihayetinde Necirvan ve kardeşleri onunla konuşma fırsatını bulurlar, yanına gelirler. Ama Berivan yine konuşmaz, Necirvan açık açık sorar, ?kocandan memnun musun? O seni koruyor mu, evine dönmek ister misin, sen bizi düşünme, ne istiyorsan onu söyle?? bu sırada Abuzer?le uğraşan Şıvan onları fark eder ve gözleriyle karısının ve kardeşlerinin konuşmasını izler. Berivan gözyaşları ve başını sallayarak konuşur, kocasından memnundur. Kardeşler bunun üzerine geri dönerler, Berivan?a para vermek isterler, biliyorlardır Şıvan?ın ayrılmak istediğini, iş aradığını, Berivan?ın hasta olduğunu, Şıvan?ın parası olmadığını? ama Berivan almaz. Esnaftan birisi Şıvan?a Ankara?dan gelen telgrafı verir, sürüyü ay başında Ankara?da istiyorlardır. Çok az zaman kalmıştır. Dönüşte Şıvan çadırını toplar, Abuzer gelir, ne yaptığını sorar, ?Ayrılıyorum?, ?babamın haberi var mı??, ?yok?, hızla Abuzer gider, Hamo gelir, sürüyü götürmek zorundadırlar, Şıvan gereklidir, o da kozunu oynar, Berivan?da gelecektir, onu Ankara?da doktora götürecektir. Ama elbette Hamo?ya göre Berivan gelmesin, çünkü ?uğursuzdur?, o gelirse yolda olmadık felaketler gelir, Şıvan direnir, Hamo kabul eder ve bela okur ?insanı darda boğmak buna denir. Allah senin belanı versin. Sana verdiğim emek haram olsun!? Sonrası tuhaf bir şekilde gelişir, Silo levhaları çerçiye satar, nakit para alır, onun gözünde ?şehirli kadınlar? çok özeldir, çerçinin derdi levhaların tümünü almak ve hayatını kurtarmaktır, çünkü bu tarihi levhalar ona ömrünün sonuna kadar yetecek kadar para kazandıracaktır. Sürü yola çıkar, yolda giderlerken eski meraların şimdi traktörle sürüldüğünü görür ve şaşkın şaşkın bakarlar, toprağı kazan, tohumu eken makineler bilmedikleri bir dünyayı gösterir. Sürüyü kasabaya indirirler, trenle çıkmadan önce başlarına inanılmaz şeyler gelir, burası artık bir film hikâyesi olmaktan çıkar, bir zihniyetin resmedilmesi haline döner ve hatta ?mockumentary? gibi çekilmiştir, bugün bunları belirli bir elemeden sonra geçmişi görmek için seyredebiliriz. Örneğin trenin rüşvet az bulunduğu için frenle aniden durdurulup koyunlarının ayaklarının kırılması gibi sahneler, ne yazık ki Türkiye için çekilmekten daha çok, Avrupa için çekilmiş gibidir. Ama Hamo ağanın zihniyetini iyice ortaya çıkarmak için yolda başlarına inanılmaz olaylar gelir. Dramatik olarak yıkımı erkene çekmek için gerekir, her aşamada başlarına gelen her olayı Hamo ?uğursuza? yoracak, Şıvan hasta diyecek, Silo kadın peşinde koşacak, Abuzer?in sarası tutacak, koyun hırsızları arabayla treni takip edip vagonlara binecekler, koyunları trenden atacaklar? Bu tip olaylar biraz abartılı görünüyor, ama trenin içine baktığımızda daha normalmiş gibi görünüyor, gerçek bu, tren yolculuğu büyük oranda Avrupa için çekilmiş gibidir. Nihayetinde Berivan ölür, Şıvan karısını geri götürmek ister, Hamo paramız yok der, ?uğursuz?u istemez, artık çıldırma noktasındaki Şıvan babasına el kaldıramaz, tartışırlar. O sırada celebin adamı bunları hor görerek laf etmeye kalkınca Şıvan nihayet kısa boylu, tıknaz adamı dişine göre bulur, babasına el kaldıramadığı için, çaresizlik ile delirmenin eşiğinde onu boğarak öldürür. Polisler Şıvan?ı alır götürür. Hamo işte şimdi hıncını alacaktır: Halilanlara telgraf çeker, ?kardeşiniz çok hasta, gelip alın?, adresi verir. Hamo ile Silo yolda ilerlerken Silo geri dönmeyi istemediği için uzaklaşır. Hamo Silo?nun ardından ?Silo, Silo? diye bağırırken ve kendisi de Ankara?da parasız, rehbersiz kalmışken, Berivan?a öfkesini yeni kusmuşken, ortalıkta dört dönerken film ?Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz? türküsüyle biter.