Bilgi/Belge paylaşabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.

İngilizce Dil Seçeneği - Yakında

MAKALE

Bir İzah

Çevirmen: Ayşe Yılmaz (2), Samime İnceoğlu

Yayınlandığı Mecra : Temâşâ, Sayı: 13

Yayın Tarihi : 1919

Sayfa Numarası : 6-8

Dil : Osmanlı Türkçesi

Konu : Osmanlı Dönemi Sinema

PDF İndir
Kaynakça:

''Bir İzah.'' Temaşa 13 (1919): 6-8.

MAKALEDEN

Bir İzah

Selahaddin Ali Beyefendi’ye

Benim de bir muavini olduğum bu mecmua ile Müdafaa-i Milliye Cemiyeti arasında sinemacılık mesâilinden[1] mütevellit bir ihtilaf var. Bu mesâildeki dakâyiki[2] taʻmik[3] etmek istemeyip de yalnız seyirci kalanlar bile “Temâşâ”ya hak verirken bir de işin iç yüzünü araştırıp meydana çıkarırsak o zaman tekzip kabul etmez bu hakikat önünde şimdiye kadar olduğu gibi Cemiyet de ayak diremeye muvaffak olamaz. Fakat ben burada bu ihtilâfı nazar-ı itibara almaksızın yalnız meseleyi olduğu gibi teşrîh edeceğim: [4]

Uzun bir müddetten beri musikiye mukabil gramafon, tiyatroya mukabil olarak da sinemacılık âlem-i medeniyeti işgal ediyor. Fakat hiç şüphesiz ki resimle mukayese ederek fotoğraf ne derece eser-i sanat addolunuyorsa sinema da ondan öteye hiçbir suretle geçemeyecektir. Eğer kainatta bir gün herkes sağır olmazsa!… Resim nasıl göz, musiki nasıl kulak, edebiyat nasıl dimağ vasıtasıyla hislerimiz içinse tiyatro da bütün bunların imtizâcından[5] hasıl olduğu için kör, sağır ve dili olmayan herkes içindir.

Buna mukabil itiraf etmemeli mi ki, bazen tiyatroda edebiyatın ifade edemeyeceği vakâyi[6] vardır ki sinemada pek sanatla ve maharetle gösterilebilir. Nitekim işmiʻzâz[7] ve hareketle gösterilemeyecek ne kadar rakîk[8] hisler düşünceler vardır ki tiyatro sahnesinde edebiyat vasıtasıyla, ifade olunur. Elhasıl ben tiyatronun lüzum ve ehemmiyetini inkâr edenleri kâfir addettiğim kadar sinemacılığın muhassenat[9] ve hidemâtını istihfâf edenleri[10] de mücrim telâkki ediyorum. Hatta bazen bunları birbirinden o kadar ayrı birer şube-i sanat zannedenlere bile tamamıyla hak veriyorum. Maamafih rakibi olan sinema her iklimde her lisanı mütekellim olması dolayısıyla tiyatronun önüne geçmeye var kuvvetiyle hâhişgerdir[11]. Çünkü bu şube-i sanat yalnız meşâhir tarafından muharrer eserler için değil kâinatın aksâm-ı muhtelifesindeki ırk, âdât ve ekâlîm[12] ile menâzırı[13] da nakle hemen yegâne nîm zî-hayat[14] bir vasıtadır.

Avrupa ve Amerika bu faideli vasıtadan hemen her suretle istifade çarelerini bulmuşlar. Hatta son zamanda sinema şeritleri gazeteler kadar mensup oldukları milletlerin nâşir-i efkârı[15] olmuşlar ve tıpkı gazete ve resâil[16] gibi de sansüre tabi kalmışlardı. Sinemacılığın bu tarzda telâkki olunmaya başladığından sonra tabii değil midir ki biz de bu vasıtadan istifade yoluna koyulacaktık. Bilhassa biz buna en ziyade muhtaç idik ve eksikliğini hissediyorduk. Çünkü bizim hatta en yakın Avrupa bilâdında[17] bile meçhul olan, umumiyetle bilinmeyen bir şeyimiz vardı ki o da hayat tarzımızın yavaş yavaş vuku bulan tahavvül ve tebeddülü[18] idi. Memleketimize gelen seyyahlar, ecnebiler bile giremedikleri, nüfuz edemedikleri safahat hayatımız hakkında dimağlarındaki eski tabayiimizin[19] hatırasına müracaatla olmadık fikirler ediniyorlardı. Ben bizzat Berlin’de bunlara pek benzer nice suallere maruz kalmıştım. Berlin’deki Almanların, ekseriyet-i kâmilesi[20], Türkleri yani beni ve sizi hâlâ “İstanbul Gülü” nam operette gördüğü şekilde giyinir, onlarca muhayyel olan haremiyle, [*] keyfiyle ve çubuğuyla yaşar şalvarlı ve kefiyeli[21] mahlûklar zannederler. Onlara öyle gelir ki Avrupa’ya giderken Türk fes yerine şapka giydiği gibi şalvarlı elbise yerine modadan kostüm geçirir. Bunun aksinde pek ısrar ettiğim için vaktiyle İstanbul’a gelen bir Alman beni tekzip etmek üzere köprü üzerinde alınmış bir kartpostalı göstermişti. Filhakika o kadar muhtelif tarz-ı telebbüs[22] vardı ki muhatabım şalvarlıları Türk ve fesli pantolon ceketli kimseleri de milel-i sâireden diye addetmekte hak kazanıyordu. 

İşte bütün bunları, eğer Avrupa’da olduğu gibi, bizde de bir sinema şeridi darü’s-sınâası olsaydı bizi tanımayan memleketlerin Türk’ü tanımayan sakinlerine gösterir ve memleketimize iyi bir hizmet etmekle kalmayarak para da kazanırdık.

Bütün bunlara istinaden Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin sinema teşebbüsünü ilk duyduğum zaman fevkalâde sevinmiştim. Kendi kendime: İşte, diyordum, bir müessese ki bu işte hatta paradan ziyade, sanattan ziyade memleketi düşünecek maddi olmaktan fazla manevi hizmet edecek filhakika “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti” bu, hatta ayağında donu ve sırtında gömleği olmayan milletten, değil sakinleri taşlarıyla topraklarına varıncaya kadar sefalet diye haykıran memleketin sefil ve aç fukarâ-yı ahalisinden bugün yangın, yarın harp ertesi gün guzâta muavenet[23] diyerek topladığı paraları bu teşebbüse hasretti. Bir sinema müessesesi teşkiline koyuldu. Buraya kadar Cemiyet’i sinema teşebbüsünde tahtıe edecek[24]  hiçbir fert yoktur.

***

Vaktâ ki insan herhangi bir işe girişir. Her şeyden evvel o işi bir bilene, bir mütehassısına havale eylemekle muvaffakıyetin yüzde seksenini temin etmiş olur. İyi bir bina yaptırmak isteyen adamın malzeme-i inşaiyyeyi en mükemmellerinden intihâb etmesi[25] binanın inşasındaki muvaffakıyete teminat addolunmaz. Hâlbuki doğrudan doğruya, her şeyden evvel iyi bir mimara havale ve ihalesi kâfi bir ümid-i muvaffakiyet addolunabilir. İyi bir aşçı olmadıktan sonra nefis yağınızla mısır pirinciniz bir işe yaramaz. Buna getirilecek meseller bî-intihâdır[26]. Ve bu hendese kaidesi kadar kati ve gayr-i kâbil-i itirazdır. Buna rağmen Müdafaa-i Milliye Cemiyeti bu teşebbüste tamamen aksine olarak hareket etmiştir. Şöyle ki:

Bir sinema darü’s-sınâası, en son Avrupa terakkiyatına müsteniden teçhiz olunduktan sonra, idari hususatla müştagil bir müdür, bir elektrisyen ve bir operatörle bir rejisöre muhtaçtır. Bütün bu mütehassısların memleketten olması birçok nokta-i nazardan faideli olmakla beraber, itiraf etmelidir ki, bunların hiçbiri bugün bizde mevcut değildir.

Şu halde Müdafaa-i Milliye Cemiyeti binlerce liranın mevzubahis olduğu böyle mühim bir teşebbüste ne yapmıştır?... Maalesef bunun cevabı Cemiyet’in yüzünü ağartacak bir mahiyette değildir. Cemiyet her şeyden evvel bu işi Avrupa’dan dört mütehassıs getirerek onlara havale eylemekle mesuliyetin kısm-ı azamını omzundan atacakken böyle bir şeyi hatırından bile geçirmemiştir. Maamâfih şunu da istitrâd[27] kabilinden söyleyeyim, iklim arasındaki fark dolayısıyla[28] Garp’ta mütehassıs olan bir sinema memuru (fotoğraf) şarkta vukufunu ancak bir takım zaruri tecrübelerden sonra gösterebilir. Nitekim sinemacılığın milletin ruhu olan rejisörlük için de aynı düşünce daha şiddetle vardır. Hatta aradaki bu fark, değil garpla şark, birbirine mütecâvir[29] olan Fransa, Almanya ve İtalya’da bile bütün azametiyle göze çarpar. Milletlerin tabâyii muhtelif olduğu gibi aynı maksadı ifade edecek işmiʻzâz ve vaziyetleri arasında da fevkalâde büyük ihtilaf vardır. -Bunun acı tecrübesini ilk sinemada oynamaya başladığım zaman nefsim üzerinde tecrübe ettim-, binaenaleyh bütün bu izahattan anlaşılıyor ki fotoğraf ve elektrisyenin Avrupa darü’s-sınâalarında tetebbu ettikten[30] sonra burada istihdam edilmesi mümkün olsa bile rejisörün herhangi bir diyâr-ı ecnebiyeden celbi muvâfık olamazdı. Şu halde Cemiyet için yapılacak yegâne şey bir iki Türk intihâb ederek Avrupa darü’s-sınâalarına göndermek ve orada onlar tetebbu edinceye kadar burada müstakbel icrââta ait esaslı planlar tanzim eylemek idi. Vakâyi ve delâil gösteriyor ki Müdafaa-i Milliye Cemiyeti bütün bu mesâilde -ki dolayısıyla millete, milletin verdiği paraya müteallikti- bu teşebbüsün azametini idrak etmeyerek, çocuk oyuncağı gibi basitlikle, binlerce liralık malzeme ve siparişatta bulunmuş ve kendisine mevdû[31] olan bu parayı âdeta sokağa atmıştır- Bugün acizâne iddia ve isbat ederim ki elde mevcut makineden, en küçük levâzıma, hatta objektiflere varıncaya kadar her şeyde derin bir cehalet, vukufsuzluk göze çarpar. Ben bu gibi mühim teşebbüslerde, işin neticesinin faideli ve azametli olduğuna kâni olduğum için, masârif-i zâideyi[32] de affederim. Çünkü ne olursa olsun bir hatve[33], daima bir hatvedir. Hele bu hatve hüsn-i niyete atılıyorsa. Ve ben yine buraya kadar, Cemiyet için mûcib-i itâb[34], maddi olmaktan gayri, hiçbir hata yoktur diye iddia edenlere bile hak veririm. Hatta yine maksadın büyüklüğü önünde Cemiyet’in bu müthiş hatâyâsını da nazar-ı afvla görerek icrâât-ı ânifesine[35] geçelim. Ve kendi kendimize yalan söyleyerek, kendimizi olduğu kadar herkesi de aldatarak diyelim ki elimizde muvâfık bir darü’s-sınâa, muvâfık malzeme, mütehassıs eşhâs var. Ve bunları bize ihzâr eden[36] “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti”dir.

Avrupa’da sinema darü’s-sınâalarının en mühim bir şubesi, (senaryo müdüriyeti) dedikleri, muharrirler tarafından yazılıp verilen mevzuları tetkik eden bir kısmı vardır. Ki bu bütün darü’s-sınâanın ruhu, hayatı mesabesindedir. -Bilhassa büyük sinema fabrikalarında maaşlı meşhur muharrirler bile vardır. Bu heyet verilen mevzuu okur, evvelce sâir şirketler tarafından o mealde başka bir şerit yapılıp yapılmadığını, ne gibi cazip noktaları bulunduğunu, ne gibi masârif ihtiyârıyla meydana geleceğini bade’t-tetkik[37] müdüre bildirir. Müdür bunda bir menfaat görürse, eserin temsili her nokta-i nazardan muvâfık ise rejisöre verir. Ve rejisör rolleri artistlere dağıtarak çalışmaya başlar. “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti” Avrupa (senaryo heyetleri)nin nazar-ı dikkate almaya mecbur olduğu nikâttan daha fazla aksâmı da nazar-ı dikkatten dûr[38] tutmamaya mecburdu. Bunlar da yukarıda bi’l-münasebe söylediğim vechile, Cemiyet’in bu işe teşebbüsünün yegâne sebep ve sâiki olan lehimize propaganda, milli izzet-i nefsi aʻlâ, âdât-ı ictimaiye ve milliyemizin göze hoş görünür aksâmını ilan, ve bu nokta yalnız bizde değil Avrupa’da bile bazen pek ehemmiyetle telâkki olunur, içinde katl ve evlâda alaka bulunan bir dramı kabul eden bir şirket müdürü Berlin’de sansürden geçirmek için eserin bâlâsına[39] “vaka Danimarka’da güzerân[40] olur” cümlesini yazmıştı. Görülüyor ki orada bile adi vakâyi-i fecîa ve hayatiyeyi üzerlerine mâl etmek istememekten mütevellid bir taassup var. Bütün bunlara rağmen “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti” ilk eser-i sanatı olan “Pençe” unvanlı, seyri yalnız Türkleri değil herkesi utandıran eseri intihâb ederek o zamana kadar işlediği hatâyâ-yı maddiyeye[41] bu sefer en ağır bir cürm-i maneviyi de ilave ediyor. Mevzudaki bayağılık ve budalalıkla tarz-ı tertib ve icradaki cahillik ve tabiatsızlık bu eserde el ele vermiş, belâhet[42] ve vukufsuzluğumuzun ebedi bir numune ve timsali diye raks ediyor.

Elhasıl, gerek tavʻan[43], gerek kerhen[44] Cemiyet bu “Pençe” namındaki sefil şeritle kendisi olduğu kadar izzet-i nefs-i milliyi ve hatta orada temsile iştirak eden sanatkârları olduğu kadar da seyredenleri terzîl etmiştir. [45] Maksadın büyüklüğünü yukarıda kendim söylemiş ve maksada vusul için bazen uzun yolun, tecrübesizlik dolayısıyla, kısaya tercih edildiğini bile affetmiştim fakat tâ ki neticeye kadar… “Pençe” gibi adiliğini ve bayağılını ifade edecek sıfat bulunmayan bir neticeye vusul için bu kadar paralar sokağa atıldıysa, bu kadar haysiyet-i milliyemiz ayakaltına alındıysa o zaman Cemiyet’in cehalet yüzünden işlediği bu hata, nazar-ı müsamaha ile görülemeyecek olan cinayetler zümresine [i]ntikal eder. Fikrimce yine daha semih[46] davranarak “Pençe” dramını (!!) elde ettikten sonra da Cemiyet’i affetmeli, nitekim ben böyle yapıyorum ve diyorum ki: “Zarar yok, böyle bir neticeye Cemiyet de intizar etmiyordu, [47] fakat bir kere oldu, şimdilik yapılacak iş, epey fedakârlıkla elde edilen levâzımı hüsn-i istimâl[48] etmek üzere o zamana kadar tedvir[49] edilemeyen umûr-ı idare ve sanatkâraneyi ehline bırakmalı” veyahut “zararın neresinden dönülürse kârdır” fehvâsınca[50] malzemeyi bir parça ziyanla başkasına satarak bu ağır, ve mühim işte sarf-ı nazar etmeli. Cemiyet herhalde bunu kasten yapmadı. “Ya aldandı, ya aldatıldı”.

Yine eseflerle, hem de en büyük eseflerle söylemek lazımdır ki, Cemiyet akıl ve insafın emrettiği bu iki tarikten[51] hiçbirini intihâb etmeksizin olduğu gibi işe devam etmiş, yeniden binlerce liranın heder olmasını mûcip olmuştur. Ve Cemiyet’in hiç affetmediğim silsile-i israf ve cinâyât-ı maneviyesi işte el-hak[52] bu tarihten başlar.

Burada ilave olarak şu küçük yolsuz vakayı da zikretmeden geçemeyeceğim: Beyoğlu ve İstanbul halkına kabalık ve cehaletimizi uryan uryan, bir parça da temâşâgerleri[53] utandırarak, kızartarak gösteren bu “Pençe” namındaki safsata, sanki buradaki muvaffakıyeti (!) kâfi değilmiş gibi Berlin’e gönderiliyor. Ah Allah’ım! Ne meşûm[54] gündü ki bana da onu görmek fırsatı düşmüştü. Vaktâ ki bu yüz karartıcı hakiki facia yahut elîm müdhike[55] (Cenyes [Genius?]) şirketinin müdürü tarafından gösteriliyordu. Ve o adam bana, ben o adama bir kelime bile söylemeye hayaen cesaret edemiyorduk, o zaman ne kadar müteessir olmuş, içimde ne buhranlar husûle gelmişti. Karanlığın ilelebet devam etmesini, yüzümü göstermeksizin, hiss-i nefret ve istikrâhımı[56], hiç olmazsa, karşımdakine belli etmeksizin oradan defolup kaçmak istiyordum. Heyhat elimi tutan bir elin soğukluğunu müteâkip kulaklarım şu sözleri duydu: “Kendi kendinizi terzîl için bundan daha fazla bir şey yapamazdınız, ben bu hususta sizin kadar hain olmayacağım. Gerek sansürden geçirmek için, gerek tebaası olduğum Osmanlıları bir parça daha iyi tanıtmak için adi ve kabalığın birçoklarını keseceğim, atacağım. Rica ederim, buna göre değil, fakat fakat lâ-ale’t-tayin[57] bu şeritlerden birkaç parçayı alarak bir mevzu bulup yazınız”. Birbirimize bir şey söylemeden oradan çıktım, gelirken Cemiyet için artık iyi düşünmemekte haklıydım. Çünkü ne olursa olsun cehalet ve tecrübesizliği, bu saçma şeridi Berlin’e göndermekle, cüretkârlık ve hıyanet derecesinde buluyordum. O aralık Müdafaa sinema meselesine mensup bir zat orada bulunuyordu. Kendisine iyi mütehassıslardan birini gayet ucuz maaşla buraya göndermeye ikna ettiğimi söyledim, fakat bir netice hasıl olmadı. İstanbul’a avdet ettiğim zaman bu teşebbüste bu suretle devamla bir hüsn-i netice hasıl olmayacağını, bilakis maddeten mühim zararlara düçâr olunacağını defaatle zimamdarlara[58] anlatmak[ta idim][59], hatta bir gün yine Donanma Müdürü Merhum Ziya Bey’in huzurunda Müdafaa Müdürü Cemil Bey’e de aynı şeyleri tekrar ettim, Cemil Bey’i de işten gayr-ı memnun gördüm. Bana kendisinin katiyen müdahale ve alâkası olmadığından bir mesuliyet kabul etmediğini söyledi.

 Mabaadi var [devamı var].

 

[Latinize: Ayşe Yılmaz ve Samime İnceoğlu]

 


[1] Mesâil: Meseleler.

[2] Dakâyik: İncelikler.

[3] Taʻmik: Derinleştirme, araştırma.

[4] Teşrîh etme: Açıklama.

[5] İmtizâc: Karışma, meczolma.

[6] Vakâyi: Olaylar, hususlar.

[7] İşmi’zâz: Can sıkma, yüzünü ekşitme.

[8] Rakîk: İnce.

[9] Muhassenat: Güzel ve faydalı işler.

[10] İstihfâf etme: Küçümseme.

[11] Hâhişger: İstekli.

[12] Ekâlîm: İklimler, memleketler.

[13] Menâzır: Manzaralar, görülecek güzel yerler.

[14] Nîm zî-hayat: Yarı canlı.

[15] Nâşir-i efkâr: Fikirleri yayan.

[16] Resâil: Mecmualar.

[17] Bilâd: Beldeler, memleketler, şehirler.

[18] Tahavvül ve tebeddül: değişim ve dönüşüm.

[19] Tabayi: Tabiatlar, huylar.

[20] Ekseriyet-i kâmile: Büyük çoğunluğu.

[21] Kefiye: Başa sarılan ve omuzların üzerine kadar gelen, uçları püsküllü ince ipek örtü.

[22] Tarz-ı telebbüs: Giyim tarzı.

[23] Muavenet: Yardım.

[24] Tahtıe etmek: Hatasını bulmak, yanlışını çıkarmak.

[25] İntihâb etme: Seçme.

[26] Bî-intihâ: sonsuz, nihayetsiz.

[27] İstitrâd: Bir söz söylerken o fıkra içinde başka bir bahis nakletmek.

[28] Orijinal metinde “de” harfi yanlışlıkla “hı” harfi ile yazılmış.

[29] Mütecâvir: Komşu.

[30]Tetebbu etmek: Araştırmak.

[31] Mevdû: Verilmiş.

[32] Masârif-i zâide: Gereğinden fazla, gereksiz, lüzumsuz masraflar.

[33] Hatve: Adım.

[34] İtâb: Azarlama, tersleme.

[35] İcrâât-ı ânife: Yukarıda geçen icraatlar.

[36] İhzâr etme: Hazırlama.

[37] Bade’t-tetkik: Araştırdıktan sonra.

[38] Dûr: Uzak.

[39] Bâlâ: Yukarı.

[40] Güzerân: Geçme, geçiş.

[41] Hatâyâ-yı maddiye: Maddi hatalar.

[42] Belâhet: Eblehlik, ahmaklık.

[43] Tavʻan: İsteyerek .

[44] Kerhen: İstemeyerek.

[45] Terzîl: Rezil.

[46] Semih: Cömert.

[47] İntizar: Ümid ederek beklemek.

[48] Hüsn-i istimâl: Güzel bir şekilde, yerinde kullanmak.

[49] Tedvir: yönetmek, döndürmek.

[50] Fehvâ: Mevhum, anlamınca.

[51] Tarik: Yol.

[52] El-Hak: Tam doğrusu, tam gerçekten.

[53] Temâşâger: Seyirci.

[54] Meşûm: Kötü, uğursuz.

[55] Müdhike: Gülünç şey, komedi.

[56] İstikrâh: Bir şeyi kerih ve kötü görmek.

[57] Lâ-ale’t-tayin: rastgele, gelişi güzel.

[58] Zimamdar: İdareciler.

[59] Orijinal metinde hataen “anlatmak ettim” seklinde yazılmış. 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.